Veysel Ferman: Her derde derman

Sokaktan gelip sokağa döndü:

Kariyer yerine karizma yaptı

Veysel, Boğaziçi’nde bir “marka” neredeyse… Veysel Ferman deyince onu tanıyanlar “her derde derman” diye getiriyor devamını. “Kariyer” yerine “karizma”yı tercih eden bir mezunumuz. Her türlü kariyer, ondaki karizmayı bozuyor. Birçok iş yapmış şimdiye kadar. Ama hiçbir “iş”in karizmasını “çizmesine” izin vermemiş. Sokaklardan gelmiş Boğaziçi’ne. Mezun olup yine sokaklara dönmüş. O bir “Diyarbakır qırıx”ı. O bir “Körfez holiganı”. O bir “lümpen solcu”. O bir “eylem gülü”. Boğaziçi’nde iz bırakan öğrencilerden biri. 1985 – 91 arasında Boğaziçi’nde olup da Veysel’i tanımayan kimse yok hemen hemen: Her yere girip çıkmış, herkesle gezip tozmuş. “Şimdi neler yapıyor?” diye merak ettik ve Beyoğlu Bekar Sokak’taki Oflular Kıraathanesi’nde bulduk Veysel’i. Bir fırıncı, bir aşçı ve bir barmenle king oynuyordu. İskambili dağıtıp Boğaziçi öncesini, Boğaziçi yıllarını ve sonrasını konuştuk.

Veysel, tatlı bir “arıza”n var senin. Orijinal bir adamsın. Bize biraz Boğaziçi öncesi yıllardan ya da çocukluğundan bahsedebilir misin?

Diyarbakır’da İskenderpaşa Mahallesi’nde doğmuşum 1966 yılında. Bu mahalle, İstanbul’un Tophanesi, Kasımpaşası gibi bir yer. Yiğitlerin, delikanlıların, “qırıx”ların yurdu. Babam posta memuruydu. 12 – 13 yaşına kadar qırıxlarla yaşadım. Daha sonra İzmit’e tayinimiz çıktı. Beni İzmit Lisesi’ne kaydettirdiler. Kolej gibi bir okuldu orası. Herkesin bir “numarası” var. Kimi tiyatro yapıyor, kimi folklor, kimi basket oynuyor. Bende bi numara yok! Tek numaram yiğitlik. Biz de işi yiğitliğe vurduk. Daha okulun ikinci günü “Vay, Diyarbakırlısın he? Diyarbakır’ın nesi meşhur?” dedi birisi. Öbürü de “karpuzu” deyince “Vay, sen bize top mu demek istiyorsun” diyerek çocuğu bir güzel patakladım. Karakollar filan derken bizim namımız aldı yürüdü. Benim gibi başarısız elemanlar, etrafımda kenetlenmeye başladı. Bi baktım etrafımda 40 – 50 tane adam var. Kocaelispor maçlarına takılmaya başladık. Deplasmanlara filan da gidiyorduk. Körfez’in holiganları gibiydik. Yani yeteneksizler ordusuyduk. Birbirimize tutunduk. Biz de hocaların gözüne bu özelliğimizle girdik: Ahlak notu düşük öğrenciler olarak. O zaman siyaset filan da yok. Nasıl diyeyim, delikanlıyız işte. Cüzdanlar filan ortak. Komün gibi yaşıyoruz. Parasız kalınca okulu toplayıp zorla tiyatroya götürüyoruz. Böyle olunca aramıza “başarılı” öğrenciler de katılmaya başladı. Ahlak notlarımızdaki düşüş de bu şekilde frenlendi.

Dersler nasıldı?

Vasat! Kimisi çok iyiydi, kimisi çok kötüydü. Dengesiz bir öğrenciydim. Lise 2’de bir yıl kaybım oldu. Lise sona gelince babam üniversite kurslarına gideyim diye para vermişti bana. O parayı “cep” yaptım: Gezdim tozdum o parayla. Nasıl olsa üniversiteyi kazanamayacaktım.

Ama girdin ve kazandın…

Evet, imtihanlara girdim ve ODTÜ’yü kazandım. Herkes çok şaşırdı, kimse inanamadı. Yıl 84. ODTÜ’de müthiş bir jandarma baskısı. Kapıda polisler. Şehirden uzak bir kampüs. Müthiş ruhum sıkıldı. “Okumayacağım” dedim. Sürekli yurtta yattım. O sırada Milli Piyango’dan büyükçe bir ikramiye çıktı bana. O parayla kızlara deste deste gül almalar, gezmeler, tozmalar…

Sonra yeniden sınava girdin…

Evet, bu sefer de Boğaziçi’ni kazandım. Yine herkes şok oldu. ODTÜ’de tarih bölümündeydim. Boğaziçi’nde de aynı bölümü kazandım.

Boğaziçi’ndeki ilk günlerin nasıldı?

Anadolu’daki öğrenciler Boğaziçi’ne yeni yeni gelmeye başlamıştı. Kuzey Kampüs’teki yurtlar yeni bitmişti ve ilk kez biz kalacaktık. Her çeşit insan vardı. Ama hepimizin ortak özelliği Anadolu’dan gelmiş olmak ve yoksul olmaktı. Yurtlar yeni açıldığından dolayı sorunlar vardı. Sular akmıyor, kaloriferler yanmıyor vs. Ortak eylemler yapmaya başladık. Öyle kızgın ve öfkeli eylemler değil, şamatası olan eylemler… Bu bizi daha da yakınlaştırdı. Çok samimi bir hava yakaladık. Ben daha sonra sol cenaha katıldım.

Sonra hazırlık okudun?

Evet, 2 sene.

Neden? Başaramadın mı?

Başaramadık tabii. Zaten o dönem Anadolu’dan gelen herkes 2 sene okudu.

Ama bölümü 4 yılda, normal sürede bitirdin galiba?

Evet, o da ayrı bir şaşkınlık konusu oldu.

Peki nasıl bitirdin?

Bitirdik işte bi şekilde.

O “şekil”leri biraz açabilir misin?

Valla zorda kalınca “genişletilmiş baskılar” yapıyordum ya da sınavı terk ediyordum. Osmanlıca sınavında sözlük kullanmak serbestti. Ben de bazı notlarımı sözlüğüme eklemiştim. Bir gün hoca sözlüğümü aldı ve “bunlar ne” diye sordu. Ben de “Bu sözlük eski basımdı. Ben onu biraz genişlettim” deyince, hoca bütün sınav boyunca kahkahalarını tutamadı. Bir başka sınavda da gözetmen asistan, arkadaşımdı. Bu yüzden de sınavda kitaptan yardım almanın serbest olabileceğini düşündüm. Ama asistan arkadaş başımdan bir türlü ayrılmıyor. Ben de kağıdı bomboş verip çıktım sınavdan. Ama arkamdan kağıdı yurda göndermiş. Ben de ayıp olmasın diye doldurup geri gönderdim.

“İngilizce bilmeden Boğaziçi’ni bitiren tek insan” namıyla Boğaziçi tarihine geçtiğin söyleniyor. İngilizce zorunlu değil miydi sizin bölümde?

Olmaz olur mu? Tabii ki zorunluydu. Sınavlarda girişi İngilizce yapıyordum, ortasını Türkçe yazıyor, sonucu yine İngilizce bağlıyordum. Selim Deringil’den yediğim azarın haddi hesabı yoktur.

Nasıl, İngilzcen kötü mü?

O kadar değil canım. Yurtdışına çıktığımda epey bir faydasını görüyorum.

Peki, Osmanlıcan nasıldı?

Osmanlıcam çok iyiydi. Bende bir bulmaca zevki vardır. Osmanlıca bana bulmaca gibi geliyordu. Soldan sağa değil de sağdan sola boşlukları doldurmak gibi. Tek düzenli girdiğim ders Osmanlıcaydı.

Peki bir yararını gördün mü Osmanlıcanın?

Tam görecektim ki annem engelledi.

Nasıl yani?

İzmit’te annemin yoğurt aldığı bir kadın vardı. Kadın çocuğunun altını ıslattığından şikayetçiydi. Atılıp hemen “ben ona bir muska yazayım” dedim. Kağıda “Veysel” diye yazdım eski yazıyla. Dedim “şunu suya at ve içir çocuğa. Hiçbir şeyi kalmaz”. Bir hafta sonra iki bakraç yoğurtla gelmiş “Allah razı olsun. Çocuk artık altına kaçırmıyor” diye. Daha sonra da bu tür talepler geldi ama annem “günaha gireriz” diye beni engelledi.

Boğaziçi’nde okurken bir yandan da çalışıyordun galiba?

Babam memurdu. “Benim memurum işin bilir” diyen Özal memurlarından olamadı. İşini bilmeyen bir memurdu. O yüzden çalışmak zorunda kaldım. Afiş asma işine girdim. Ticari afişler. Bu iş mafyanın elindeydi. Biz de kendimizi bir şekilde kabul ettirdik. Çoğu gece afişe çıkıyorduk. Okul bittiğinde cebimde 40 – 50 bin dolar para vardı.

Boğaziçi’nde okudun. Hiç “kariyer yapma” gibi bir “hırs” oluşmadı mı sende?

İstesem de kariyer yapamazdım. İyi kötü bir karizmam oldu şu hayatta. Benim karizmama kariyer uymuyor. Ruhuma da uymuyor. Mahalle muhtarı bile olmaz benden. Olacağımı anladığım an kaçarım. Ama işten, eylemden kaçmam. İşimi yaparım ve hayatıma geri dönerim. Hayatım bana kalır, felsefem bu.

Boğaziçi’nde bir de “solcu” kişiliğinle ön plana çıktın galiba?

Valla ben aslında solcularla fazla birlikte olmuyordum. Aksiyon adamı olduğum için eylem zamanı ortaya çıkıyordum. Onun dışında onların “lümpen çevre” dediği bir çevrem vardı. Kağıt falan oynuyorduk. Benim için solculuk bir tercihti. Ama onların solcu olmaktan başka bir şansı yoktu. Kendi yarattıkları adacıklarda yaşıyorlardı. Benim için “bu adam iyi hoş da teorik donanımı yok” türünden küçümseyici bir bakışları vardı. Bunu hissediyordum. İşin teorik tarafı çok da umurumda değildi doğrusu. İtiraz noktam biraz daha özgürlük ortamı ve biraz daha insanca yaşamaktı. Okuma grupları kuruldu bir ara. Beni de çağırdılar. Gittim, on dakika takıldım: “Almayayım. Alana da mani olmayayım” diyerek kağıt oynamaya geri döndüm. Sabaha kadar king oynuyorduk.

Okul idaresiyle aran nasıldı?

İyiydi. Biraz denge unsuru gibiydim. Okulda eylemler oluyor. İdare de ister istemez devreye giriyor. Fakat solcularla temas kurmak zor. Bu durumda gelip beni buluyorlardı. Devreye giriyordum. Metin Balcı’yla epey mesaimiz oldu. Öyle çıkıntılıklarım oluyordu ki Metin Hoca istese beni kolayca harcardı. Ama öyle yapmadı. Seviyordu galiba bizi. Otoritesinin yanında sempatisini de gösterdi sürekli.

Mezun olduktan sonra ne yaptın?

Eminönü Belediyesi’nde çalıştım. Belediye beni binbir umutla aldı. “Boğaziçi’nden geldi. Kültürümüz, sanatımız, edebiyatımız Veysel’e emanet” diye. Aslında çok da başarılı oldum. Büyük organizasyonlar yaptık. O sırada DİSK yeniden açıldı ve bizim işyerimizde örgütlenmeye başladı. Serde solculuk var ya kayıtsız kalamadım, daldım o işe. Tabii aynen kızağa alındım. Ardından Darüşşafaka’da tarih öğretmenliği yaptım. Hepsi babasız çocuklar. Cebimde ne var ne yok onlarla paylaştım. Benden habersiz yemek boykotu yapmışlar. Orada da “Tutunamayanlar” durumu… Gittim Rusya’ya St. Petersburg’ta fırın açtım. Batırdık paraları orada. Parasız kalıp döndük Türkiye’ye. İletişim Yayınları’nda çalışmaya başladım. İletişim’in “korsan kitap”a karşı etkili bir mücadelesi vardı. Ona katkıda bulundum. Birçok korsan kitap şebekesini ortaya çıkarttık. Şimdi de işte Baba Zula dedikleri bu rock-barı işletiyorum.

İşler nasıl?

Kazanıyorum. Kazandıklarım da uçup gidiyor. Ama hiçbir şekilde parasız kalmıyorum. İşler iyi yani.

Solculuk nasıl?

Eskisi gibi. Eylemden eyleme ÖDP’de çalışıyorum.

ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) Genel Başkanı Ufuk Uras’ın “koruması” olduğun söyleniyor.

Abartıyorlar. Her şeyi abartıyorlar. Bu rock-barı açtık, “pavyon açtı” dediler. Yok öyle şey. Ufuk benim arkadaşım. Kavgayı dövüşü iyi biliyorum. Ufuk’a bir zarar gelmemesi için ona yakın duruyorum. İhtiyacı olan her arkadaşıma ne kadar yakın duruyorsam Ufuk’a da o kadar yakın duruyorum.

Boğaziçi için neler söyleyebilirsin?

Valla çok iyi oldu Boğaziçi’nde okuduğum. Beni hiç eğip bükmedi. Ne olmak istiyorsam onu olmam yolunda çok büyük katkıları oldu. Yani bendeki özellikleri hiç engellemedi. Daha da açığa çıkardı. Bir de çok güzel günler yaşadım Boğaziçi’nde.