the pros and cons of hitchhiking

Kapıyı açıp eve giriyorum. Koridorun ışığını yaktığımda balkondan “pat” diye bir ses… Bir işhanının beşinci katından fason mallarla dolu bir naylon çuvalın kapıdaki kamyonetin kasasına atılınca patlaması gibi bir “pat”. Görüyorum: Bahçedeki kara lahanaların arasında beyaz gömlekli hırsız; ayakkabılarını giymeye çalışıyor. Erkete de yanında: Hiçbir şeye karışmıyor. Onun derdi alacağı parada. Kamyonetin güneşliğine asılmış bir karınca duası gibi sessiz o yüzden. Karpuz halinden manavlara mal taşıyan bir skoda şoförü gibi gamsız. Mal atmaz. Atılırken kırılan karpuzların çekirdeksiz göbeklerini yemeye bayılır yalnız. Çürüktür muhtemelen dişleri de karpuz çekirdekleri gibi siyah. Sinmişler: Lahanaların arasına iki beyaz tavuk gibi…

Müzik setini balkona kadar taşımış hırsız. İçinde bir kaset var: “The pros and cons of hitchhiking”. Yeni Delhi’nin en işlek caddesinde bir ineğin bıraktığı dışkı gibi yatıyor balkonda müzik seti. “Kucaklayıp tekrar eski yerine koysam” diyorum ve başlıyorum kahkahalarla gülmeye. Avuçladığı öküz bokuyla Hemşin’deki bir kahveye girip “arkadaşlar az daha bu boka basıyordum” diyen Laz geliyor aklıma.

Üst komşularım da Laz. Bu kara lahanalarla çevrelenmiş kahveye gırnatayla taksim geçmem yakışık almaz. Altı üstü 5 metrelik bir ırmağım Arda’dan akıp gelen. Muhacir şivem engel hırsızları kovmaya. Nereden geldiği belirsiz bir avazla açıyorum ağzımı ki foş diye: “The pros and cons of hitchhiking”… Balkondan bahçeye akıyor Niagara Şelalesi son volüm.