Islak ve kirli bir kağıtpara gibi kokuyor dolmuş. Kustuğu leblebileri bütün gece bekletmiş ve sabahleyin de zahmet edip temizlememiş sanki şoför: Derinden derine bir leblebi kusmuğu kokuyor sanki dolmuş. Geçip ön koltuğa oturuyorum. Arkamdaki kız, foşurdayan bir sesle konuşuyor. Sesi, bir bahçe toprağı gibi kahverengi. Güldüğünde kestaneye dönüşüyor. Sesi foşur foşur… Nasıl mı foşur foşur? Sarışın çilli bir çocukla açıklayabilirim bu foşurtuyu… Koşmuş; harçlığını yatırıp bakkala bir şişe gazoz alıp coşmuştur. Ama içmez; toprağa döker mütemadiyen… Toprağa değen gazoz kabarcıklanır ve foşur foşur cıvıltılarla ölür ya… O kızın kahverengi sesine de böyle gazozlar dökülüyor sanki. Onlar iki kız; yanyana oturuyorlar. Sesinde gazoz kabarcıkları olan o kahverengi kız, komik bir şey anlattığında diğeri gülüyor. Yanyana iki şişe gibi şıngırdıyorlar. Hepimiz bir şişeyiz sanki bir gazoz kasasında: Şişeler birbirine çarpıp neşeyle şıngırdıyor. Sarıyer’e vardığımızda bütün yolcular iniyor. Boş bir gazoz kasasına dönüşüyor dolmuş. Boş kasada kırık bir şişe gibi şu ayyaş şoför: Bir arkeolojik eser sanki; harap ve paramparça; tam bir şoför parçası… Bense o çilli çocuk gibi dikilip duruyorum: Gazozunu heba edip hüzünlenen fırlama bir velet gibi Sarıyer Meydanı’nda…
