Mağaraların sonu Asmin

Hani mağaralar vardır, uzun sonsuz mağaralar. Kimseler cesaret edemez o mağaraların sonuna kadar gitmeye. Belki de bu yüzdendir; bu mağaraların sonu, “binbir gece masalları”nın sonuna, mücevher sandıklarına, değişik zamanlara çıkar. Ürkünçtür, büyülüdür o mağaralar. Asmin dediğimiz, öncelikle böyle bir mağaradır belki. Önüne durduğunuzda çeker; çağırır sizi içine doğru. Bir serüveni başlatacaksınız demektir bu; Zümrüdüanka eşlik eder size, bir ırmakla dost olursunuz; sürekli bir ırmak akar ardınız sıra. Bu ırmak kiminde Acheron’dur, kiminde Styks kiminde Munzur ya da Fırat… her biri yeryüzünü kendi akışlarıyla tanımlayan Asmin açıklamalarıdır. Mağaranın sonu Asmin’e çıkar; o doruk çiçeğine; erişilmez çiçeğe.

Mehmet Çetin’in Ataol Yayıncılık’tan çıkan Asmin adlı öykü kitabında böyle on tane mağara var. Her öykü, bir mağara ve hepsinin sonu Asmin’e çıkar.

Ne Asmin’e “öykü”, ne Mehmet Çetin’e “öykücü” demeye, gönlüm elvermiyor. “Rüzgar ve Gül İklimi” ve “Birağızdan” adlı şiir kitaplarıyla tanıdığımız şair Mehmet Çetin, yeni bir şiir ve yeni bir dil kurarak şiir serüveninde yeni bir sıçrayışı gerçekleştiriyor.
Asmin, öyküye ve öykücülüğe yeni bir tanım getiriyor. Klasik öykü kalıplarını kırıp yaşamdaki şiiri, düzyazıdaki şiiri bulmaya çalışıyor. Mehmet Çetin, öyküye ve öykücülüğe getirdiği bu yeni tanımla, aynı zamanda şiire ve şairliğe de yeni yaklaşımlar; yeni tanımlar getiriyor. Şiir, öyküyü, öykü şiiri tanımlıyor. Muhteşem bir karmaşa, muhteşem bir düzenlilik. Yıkıcı ve yapıcı; ikisi bir arada; anarşistçe düzenlilik. Asmin, yaşamın şiirini bulma yolunda roman, öykü, şiir ve tiyatro tekniklerinin, örnek bir dayanışma sergiledikleri bir alan oluyor. Bu noktada “Sait Faik’in öyküleri ne kadar şiirse, benim şiirlerim de o kadar öyküdür” diyen Edip Cansever’i anımsıyorum ister istemez. Ritsos’un “Yaşlı Kadınlar ve Deniz”i, “Dikkatli Ariostus”u, Adalet Ağaoğlu’nun “Ruh Üşümesi”, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı, Mehmet Fuat’ın Haziran ve Temmuz 1991 tarihli Adam Sanat Dergisi’nde yazdıkları geliyor aklıma.

“Kolay anlaşılmak değil, anlaşılmayı kolaylaştırmak” gibi bir kaygısı olan ve bunu, daha önce çıkardığı iki şiir kitabıyla da ortaya koyan M. Çetin, Asmin’de bu tavrını daha da keskinleştiriyor. Eserinin estetik düzeyinden hiç ödün vermeksizin, popülist kolaycılığa sapmadan, gerektiğinde dili bozarak, gerektiğinde zamanlarla oynayarak, gerektiğinde yoğun imgeler kullanarak okuyucuyu anlamaya zorluyor.

Böylesi bir tavır, Ritsos’un sanatın amacı ve ahlağı olarak gördüğü; “yeni yaratıcılar yaratmak” yolunda da önemli işlevler üstleniyor. Asmin okuyucuya “yeniden üretme”nin hazzını veriyor; her okuyuşunda, yeni tadlar, yeni keşifler yapabileceği bir alan sunuyor. Özellikle, “Unutalım”, “İnsan Dediğimiz Buluta mı Benzer”, “Sufle Sevgili, Alla Marcia”, “Asmin Dediğimiz Suçlu’dur Şimdi” adlı öykülerde bu yüksek bir düzeye ulaşıyor.

Mehmet Çetin’in öykülerinin içinden hep bir ırmak akıyor. Baştan sona bir hüzündür Asmin. Bu hüzün ki büyük bir zenginliktir; bir ırmağı kollarının arasına alıp sevişebilmesidir insanın. “Kanın, ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde / herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye” diyen Turgut Uyar’ın dizeleri bu yüzden çok yakışıyor Asmin’in girişine.

M. Çetin, “Asmin dediğimiz Suçludur Şimdi” öyküsünde; “Gecikiyorsunuz. / Ben burada bekliyorum. Burada susuyorum. Gece başlıyor. Burada birazdan neler olacak… sormayıp geçiyorsunuz durmayıp geçiyorsunuz / Siz, ölümü ne sanıyorsunuz? Artık, uçurum değiştiren bir çığlık oluyor Asmin, ki; / Asmin dediğimiz Suçlu’dur şimdi / Vur emriyle aramaktadır kendisini” diyor.

Gecikmemeyi diliyorum. Asmin’in bir an önce tartışılmasının, Türkiye edebiyatı ve sanatının kazancı olacağını düşünüyorum.

Demokrat dergisi Kasım 1991