Kadife bir halı vardı çocukken evimizde duvara astığımız
halının üzerinde büyük bir tavus kuşu
tavusun arkasında fıskiyeli bir havuz
daha da arkalarda kubbeler palmiyeler binbir gece masalı
o halının altındaydı divanım
fıskiyenin suyuna palmiyenin dalına tavusun kuyruğuna bakarak uyanırdım
odamda bağdat vardı
mutfakta bulgaristan
gümbülcine iğridere tosçalı
emaye çay tepsisi, annemin çeyizinden – tezgahın üzerinde duvara dayalıydı
bir köy vardı içinde
çay içer zeytin yerken o resmi seyrederdim – tepsideki o resmi
köysüzdük köksüzdük bağdat’ın dibindeydik
bir resmi bile yoktu göç ettiğimiz köyün
tepsideki o resim göç ettiğimiz köyün resmi yerine geçti
orda burda sürüklenip dururken
bir baraj gölünün kıyısında örneğin gökyüzüne sığınmış ölü bir balık gibi
garipseyip coğrafyamı mutsuz olduğum zaman
yurtsuz ve perişanken o tepsiye sığındım
tepsiydi anayurdum
halı duvardan indi
hurçların bohçaların kolilerin içinde memleketi dolaştı
yerini bulamadı, divan örtüsü oldu
terastaki sedirin üstüne serilmişti onu son gördüğümde / solmuş, sönmüş, gevşemiş; yaşlı bir köpek gibi
masallarda uçuyordur şimdi belki tavusuyla beraber evvel zaman içinde
ben tepsimle uçuyorum içimdeki boşluktan dışımdaki boşluğa
ergani’den elazığ’a giderken
otobüs mars’tan geçti,
muavine sorduğumda “burası Maden” dedi
sonra bir göle geldik, evet hazar gölü’ydü
otobüsler yine gider maden’e
elazığ’daki mars’a tepsimle gideceğim
tepsim,
uçan dairem
