Aşık Veysel nasıl saz çalmadan duramazsa, Sait Faik de öyle; yazmadan duramaz. Yazar, durmadan yazar… Sonuçta muhteşem hikayeler çıkar. Kalemi eline aldığında derdi hikaye filan yazmak değildir. Sadece yazmak ve gördüklerini anlatmak ister. Yazarken evrenle bütünleşir. Evrenin titreyişine ortak olur; evrenle birlikte titreşir bir süre… Sait Faik’in sesi evrenin sesine dönüşür (ya da evren, Sait Faik’te cisimleşir). “Küçük insanlar”ın dünyasını anlatır. Bu dünyanın teneke kapıları, evrenin ışıklı bahçelerine açılır. Evrenin sırlarını arıyorsanız eğer Sait Faik size ipuçlarını verir. Bir çocuğun mızıka çalmasına benzer onun yazı yazması…
Bazen küser yazmak istemez: “Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
48 yıl yaşamış Sait Faik. Bir sürü güzel hikaye yazdıktan sonra ansızın ölmüş. 11 Mayıs 1954’de ölen Sait Faik’in ardından Adnan Benk, 15 Mayıs 1954 günü Dünya Gazetesi’nde “Sait Faik’i Yaşatamadık” diye bir yazı yazmış. Aşağıda o yazıya yer veriyor ve biz de Sait Faik’i sevgiyle anıyoruz:
“Sait, ansızın öldü. Ölüm haberi bile vaktinde alınamadı. Cenazeyi evininin bulunduğu sokaktan geçirdiler. Bakmayın gazetelere ağlayan tek kişi yoktu. Yalnız yaşlı bir kadın, o da her tabutun arkasından ağlayan cinsten. Şişli Camiinde, yüz kişi kadardık. Nasıl bir yağmur!… Revakın altına sığındık, sigara üstüne sigara içtik. Haldun’u o gün ilk defa dudağında sigara ile gördüm; onu da bitiremedi ya, düşürdü. Mezarın başına geldiğimiz zaman, biz daha azalmış, yağmur daha çoğalmış, imam da hızlanmıştı. Öylesine çabuk okudu ki, kimse amin demek fırsatını bile bulamadı. Sonra… Araba bulmak için koşuşmalar, itişmeler.
“Dönüşte, şoför: ‘kimdi bu, ağbi?’ dedi. ‘Sait Faik’ dedik. Anlamadı.
Üstelemedi de. Biz de bir şey anlamadık ya. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak için aşırı bir gayret gösterdik, ‘Sait be, bu havada ölünür müydü?’ diye bağıranlarımız oldu. Ama, sonraları, yavaş yavaş sıkıntı içimize çökmeye, yerleşmeye başladı.
“Şimdi, Sait Faik hakkında konuşmak için daha çok erken. Ama, bir takım şeyler var ki, onları söylemek için hiçbir vakit erken değil: Sait Faik, en büyük hikayecilerimizden biri olan Sait Faik, eserlerinden hemen hemen hiçbir şey kazanamadan ölüp gitti. Keşke, değeri anlaşılmamıştı da ondan böyle oldu, diyebilseydik; ama, değeri anlaşıldığı halde parasız öldü.
“Anası olmasaydı, o da sıkıntı içinde yüzecek yahut gidip bir bankada memur olacaktı. Sait Faik’i yaşatamadık. Onun gibi yaşatamadığımız, ellerine imkan veremediğimiz birçok yazarımız var. Bunlar için de hiçbir şey yapılmayacak, biliyorum. Dört beş bin okuyucu nasıl olsa onları besleyemez, bunu da biliyorum. Yarın bir gün, içlerinden biri ölünce, ben yine bir avuç insan bir cami avlusunda birleşeceğiz, sayfalar tertipleyeceğiz, anma törenleri yapacağız. Bu böyle. Orhan Veli, arkasından Sait Faik, arkasından…
“Hepsi de, toplumda birer sığıntı, emeği gereğince ödenmeyen, sıkıntı çeken, yarının ekmeğini kazanmak için çırpınan kişiler. Sonra bir de kıskançlık!
“Sevdiğim bir dost söyledi, ‘birçok hikayeciler şimdi memnundur!’ dedi. Rezalet ama, doğru. Gerçek, ideale falan uymuyor. Okuyucu kıtlığı var. Mesele şu beş on bin kişiyi başkasına kaptırmamakta. Hayat kavgası bu. Beş on bin kişi bir yanda, Sait’in adını bile bilmeyen yirmi iki milyon insan öte yanda. Sonra, bir de edebiyatmış, şuymuş, buymuş… Geç!”
Özgür Gündem
