Uçurtma, çocukların gökyüzüne çektiği telgraftır. Uçurtmanın ipi telgrafın telleri gibi “vın”lar… Bu telden sevinçler gider gelir. Uçurtmasının ipini sımsıkı tutan çocuk, baharda zıplayan oğlaklar gibi koşar sokaklarda.
İpi kopmuş bir uçurtma çocukları ağlatır. İpi kopmuş bir uçurtma Çin’de dehşet yaratır. Irmaklar taşar o zaman, tarlaları sel alır. Bir uçurtma düşerse pirinçsiz kalır Çin… Çinliler inanır çünkü uçurtmalara. Gökyüzüne kahve falına bakar gibi bakar; geçmişi uçurtmalarla yorumlar; gelecekten haber alır Çinliler. Çünkü ruhu vardır Doğu’da uçurtmaların. Ruhlar, “gökyüzü meydanı”nda öbür ruhlarla buluşur. Huzura çıkar uçurtmalar; Çinlileri temsilen ruhların huzuruna…
Çekik gözlü uçurtma
Uçurtma Asyalıdır. Çin’den çıkan bu kutsal oyuncağı rahipler ve tüccarlar tüm dünyaya yaydılar. Budist rahipler her gittikleri yere inançlarıyla birlikte uçurtmalarını da götürdüler. Bu rahipler Japon semalarına saldıkları uçurtmalarla “kötü ruhlar”ı korkutup kaçırdılar. O yıl daha da arttı hasadın bereketi.
Doğu’dan Batı’ya
Dünyanın Batı tarafı önüne bakarken, Doğu tarafı hep gökyüzüne baktı. Doğu’nun hikayeleri, Batı’da çok sevildi. Uçan halıların anlatıldığı Bin Bir Gece Masalları’ndan sonra uçurtma hikayeleri getirdi gemiciler. Marco Polo bir sürü uçurtma hikayesi getirmiş ama uçurtma getirmemişti. Uçurtmayı Avrupa’ya getirenler 16 ve 17. yüzyıl gemicileriydi. Bu gemicilerin bir ayağı tahtadan bir eli kancadandı. Uzak maceralarda telef olduklarını anlatmak istercesine bir madalya gibi omuzlarında rengarenk bir papağan taşırdı bu adamlar. Afrika’dan maymun ve papağan, Çin’den ipek, Hindistan’dan baharat getiren bu gemiciler, Japonya ve Malezya’dan getirdikleri renkli uçurtmalarla süslemişlerdi Avrupa semalarını.
“Kötü ruh” ve elektrik…
Avrupalılar ruhları için başka yollar bulduklarından olsa gerek; uçurtma onlar için rüzgarlı havalarda gökyüzüne bırakılan renkli bir oyuncaktan ibaret kaldı. Doğu’nun ruh katarak göklere çıkardığı bu kutsal araç, Batı’da hemencecik bir “alet”e dönüştü. Paratonerin mucidi olan Benjamin Franklin, uçurtma sayesinde atmosfer elektriğini inceledi. 7. yüzyılda Japon semalarında Budist rahiplerin uçurtma uçurarak kovdukları “kötü ruh”, 17. yüzyılda Benjamin Franklin’in uçurtma uçurarak incelediği şu “atmosfer elektriği” olmasın sakın?
Uçurtma, dersleri hafifletir…
Evet! Uçurtma, kötü ruhları kovar. Ruhlara iyi gelir. Dersleri hafifletir. Uçurmak kadar uçurtmayı yapmak da zevklidir. “Uçurtma yapmak” deyince mahalle bakkallarından da söz etmek gerek. Yoğurttan ekmeğe, gazdan gripine, mumdan mercimeğe, mektup zarfından bebe pudrasına kadar her şeyi bulmak mümkündü bu dükkanlarda. Okullar açılmadan hemen önce kırtasiye malzemeleriyle birlikte defter kapları da gelirdi. Mavi ve kırmızı renkli bu kapların bir tabakasıyla üç beş defter kaplanırdı. Okullar açıldıktan sonra elde kalan kaplar, dükkanın ücra bir yerine konur ve yavaş yavaş tozlanırdı. Bahar gelince bakkal, üstündeki tozları üfleyip; kapları tekrar el altına koyardı. Bakkalın soluğu gibi bahar rüzgarları da doğanın tozunu attırır ve uçurtma mevsiminin geldiğini haber verirdi. O zaman çocuklar yine bakkala koşar; defter – kitap kaplamak için değil bu kez, uçurtma yapmak için defter kabı alırdı. Defter kapları uçurtma kağıdı olur ve uçurtmalar gökyüzünü kaplardı. Bazı çocuklar bakkaldan kap alamaz ve defterlerini eski gazete kağıtlarıyla kaplarlardı. Bu çocukların uçurtmaları da gazete kağıdındandı.
Uçurtma uçurmak, hayat denen sıkıcı dersin arasına konulmuş büyük bir teneffüstü.
Tahta ve kağıdın kardeşliği
Bahar rüzgarları marangozların talaşlarını da havalandırırdı. Kap, parayla satılsa da çıtalar bedavaydı. Marangoz kalfaları, çıtaları çocuklara sebil ederek baharı selamlardı. Altı köşe bir uçurtma, üç çıtadan yapılırdı. Çıtalar ortadan sımsıkı bağlanınca uçurtma iskeleti, 6 dilimli bir pizza gibi çıkardı ortaya. Çıtaların dilimlediği bu altıgen uçurtma bir macuncu tablasına benzerdi. Bu tablanın her diliminde farklı renkte bir şeker vardı. Macuncu, elindeki tornavidayla o mağmamsı şekerleri tablasından alıp bir çubuğa dolardı. Macuncudan alınan bu “lolipop”un çubuğu da tahtadandı. Tahtanın arkadaşı kağıttı. Naylon ve plastik girmemişti henüz hayatımıza. Leyleklerle birlikte kalaycılar gelirdi: Leylekler evlerin bacalarına, kalaycılar mahallenin meydanlığına… Ağaçların sayısı elektrik direklerinden daha fazlaydı. Geceleri ateşler yakılan bu meydanlıkta gündüz çocuklar koşar ve uçurtmalar kuşlara karışırdı. Gülümseyen çilli bir çocuğa dönüşürdü gökyüzü. Uçurmalar ve kuşlar, gökyüzünün yanağındaki çillerdi. Gök gülünce, yeryüzü gamzelenirdi.
Şeytan uçurtması
Altı köşeli uçurtmalar büyüklerindi. Küçükler, “şeytan uçurtması”yla rüzgarı selamlardı. Defterin göbeğinden koparılan bir sayfayla şipşak yapılırdı bu uçurtmalar. Büyük uçurtmaların ipi kınnaptan, şeytan uçurtmasınınkiyse dikiş ipliğindendi. Ne şirin uçardı bu “uçurtma yavrusu”: Kısacık kuyruğunu sağa sola sallayan yavru bir köpek gibi… Kelebekler gibi kısaydı ömürleri: Kuruyup dalından düşen akşamsefaları gibi bozulup yırtılırdı şeytan uçurtmaları.
Uçurtmanın aklı kaçar!
Kuyruklarından can bulurdu sanki o uçurtmalar. Kuyruksuz bir uçurtma fır döner, takla atar; aklını kaçırırdı. Kuyruk şarttı: Uçurtmanın dengesi, kuyruğuna bağlıydı. Bir elmanın içinde bir elma kurdu gibi bükülüp açılan kuyruğuyla gökyüzünde salınırdı uçurtma. Kafasına göre esen rüzgar, ağaçları hışırdatır, yaprakları savurur, tozları kaldırır, denizleri çıldırtırken hep bildiğini okur. Ama uçurtma uçurmak; rüzgara, bilmediği bir şarkıyı öğretmektir. Her uçurtma, rüzgarın söylediği yepyeni bir şarkıdır.
Uçurtma, gökyüzüne sarkıtılan olta… Gökyüzü denizinde sevinç avlar çocuklar uçurtmalarıyla.
Uçurtmaların düğünü
Şehirlerin soluğu tükendi. Şehirler, klimalarla nefes alıp veriyor. Rüzgar şehirleri es geçip geniş meydanlıklarda konaklıyor. Rüzgarla buluşmak için uçurtmalarımızı alıp şenlikler düzenliyoruz. Kuşlar güneye göçerken gökyüzündeki kuş katarına bakıp “kuşların düğünü var” derdik. Şimdi “uçurtmaların düğünü var” diyoruz… Gökyüzündeki şenlik sonsuza kadar sürsün ve rüzgarımız daim olsun.
Skylife
