Tek mülk hıçkırıktır…

Görünce hemen pozisyon alır: Gözleriyle gözlerimi kilitler ve beni esir ederdi. Ayaküstü eylem kordu… Korsan bir mitingde hissederdim kendimi: Alelacele atılan sloganlar gibi benim mısralarımı bana okurdu Öztürk. Bir yandan mahcup; bir yandan da ezberlenmeye değer birkaç dize yazmış olduğumdan dolayı mesut olurdum. Öztürk beni gönlünün tahtına oturtmuştu; ben “biricik şair”dim! Öztürk’ün karşısında koltuklarım kabarık yaşadım üç beş sene: Ben biricik bir şairdim, ben biricik bir şair… Heyhat! Meğer Öztürk bu muameleyi başkalarına da çekiyor ve herkese mavi boncuk veriyormuş; öğrendim… Öğrendim ve karar aldım: Bunun intikamını alacaktım Öztürk’ten. Alamadım… Öztürk öldü: En sadık okuyucumuzu kaybettik. Şimdi kim bize hatırlatacak “büyüüük bir şair” olduğumuzu? Çıkardığımız yeni kitabı ya da yazdığımız yeni bir şiiri kimse okuyup dinlemese bile Öztürk’ün okuyup dinleyeceğinden ve hatta birkaç dizemizin ezberleneceğinden emindik. Öldü ve onun şahsında bütün okuyucularımızı kaybettik sanki! Biz onu hep “okur” gördük. Öldükten sonra “yazar” olduğu geldi aklıma. Açtım okudum kitaplarını meğer ne güzel şeyler yazmış. Portakal kokan bir Enver Gökçe’ymiş Öztürk. Enver Gökçe’nin “dost dost ille kavga” dizeleri, Öztürk’te “ey açık renkli ses / ey hayatımın büyük yemini şiir / imkanlar sokağına düşen cinnetim, lütfen kavga”ya dönüşmüş: Votkalı bir Enver Gökçe’dir Öztürk.

Mezarlıkta çalışıyordu: Mezarlıklar Müdürlüğü’nde şefti galiba! Biz onun “diri” tanıdıklarıydık; iş dışında arkadaşları, yoldaşlarıydık. Bu “şükran” bize mi bilmiyorum: “yine de şükran borçluyum size / sayenizde her yaştan ölü tanıdığım oldu…” Onlar bir avuç diriydi (ya da bir avuç deli) mezarlığın ortasındaki dandik bir barakada ölülerle iç içe mesai yaparlardı. Öztürk, onca ölünün arasında asil bir adam olarak güne portakal suyuyla başlardı. Ama portakal suyuna votka katmayı da asla ihmal etmezdi. “Asil Öztürk” gittiği her mezarlığı asrileştirirdi. Hem ayyaş hem asildi. Kadrolu imamlardı onun mesai arkadaşları. Meyhane arkadaşlarıysa kadrosuz şairler… Onun cenazesinde imam arkadaşları, ağlamaktan dua okuyamadı. Yabancı bir imamın tedirgin dualarıyla gömüldü Öztürk.

Çıkıp gelirdi. İçiyorsak oturur o da içer; içmiyorsak birkaç dize söyler giderdi. İçkilere giderdi. Hayata da Piya’ya gelir gibi gelmişti sanki! Geçerken uğramış gibi bir hali vardı: Emanet duruyordu dünyada. Gitti: Birkaç dize söyler gibi birkaç kitap bıraktı bu dünyaya… Gitti… Gömdük Öztürk Uğraş’ı… Ölmeye çok önceden başlamıştı. Toprağa gömdük; ölmesi devam ediyor.

Öztürk geçen yaz öldü. Bir önceki yaz, “Viyanalı Eyüp Sultan”, Piya kapılarına dayanmış ve “Bezirganbaşı Fadıl”ı esir alıp ikinci kata kadar çıkmış ve orada bir şenlik tertip etmişti. Öztürk’le geçirdiğim en uzun ve en son gece oydu.

Gözlükleriyle Sabahattin Ali, kırık dişiyle karikatür tefrikalarındaki kahramanlar gibiydi. Kalabalık ve rakılı bir geceydi. Söylenen türkülere kısık sesle eşlik etmiş, okunan şiirleri boynu bükük dinlemiştik. Kanımız kaynamaya başladığında aşağıya inip tepine tepine dans etmiş; bağıra bağıra şarkılar söylemiştik. Gece ilerliyor ve millet, gecenin kompartımanlarına atlayıp gidiyordu. Bizse gece bitsin istemiyorduk. Gecenin eteğine sıkı sıkı yapışıp geceyi çekiştiriyorduk. Pelikanlar gibiydik: Hayvanat bahçesinde bir su birikintisinin başına toplanan pelikanlar gibi dizilmiştik yuvarlak bir masanın etrafına. Fadıl, rakısını susuz içiyordu. İçkiler susuz da olsa her içki geceye su katıyordu. Gecenin eteklerinden kopardığımız siyah saten bir kumaşı başımızın üstüne çadır gibi germiştik. Gece ilerleyip gitse de biz gecenin eteklerinden kopardığımız gecelikle kendi gecemizi yaşıyorduk. Kumaşın üstüne dökülen içki, kumaşa yayılıp nasıl genişlerse bizim gecemiz de öyle genişliyordu. Bizse daralıyorduk. Bu okul önlüğü gibi kapkara gecenin içinde Fadıl ve Öztürk’ü baş başa bırakarak çekip gittik: Yırtık etekli gecenin peşine takılarak evlerimize yollandık. Fadıl ve Öztürk, bu kapkara önlüğün üstünde bembeyaz bir yaka gibiydi.

Piya’nın iki yakası gibiydi onlar; bir türlü bir araya gelemiyordu. Bir de “Barmen Ali” vardı o zifiri gecede… Barı bir barikat sanan ve barın ardında hazırladığı molotof kokteyllerini düşmana değil, kendi içine atan bir militandı “Kokteyl Ali”… Bizden sonra “Vay vay vay vayyyy” diyerek Fadıl Hacivat, “bıy bıy bıy bıyyyy” diyerek Öztürk Karagöz olmuş ve başlamışlar temaşaya… Bu temaşa karşısında yuvarlanıp durmuş Ali: Okul önlüğünden kopan beyaz bir düğme gibi fosfor fosfor yanarak… Fadıl ve Öztürk değil Ali de kopmuş artık: Han da hancı da sarhoş… İki ilik, kavga ediyor… Kavga ediyor ve düğmesini arıyor. “Kopuk Ali” araya giremiyor; kavgaya bir düğüm atıp olayı tatlıya bağlayamıyor. Kavga esnasında Öztürk’ün gözlüğü yere düşüyor. Kavgaya ara veriliyor: Öztürk, yere düşen gözlüğünü Fadıl’la birlikte arıyor. Gözlüğü Fadıl bulup Öztürk’e veriyor. Öztürk gözlüğü takar takmaz Fadıl’a zarif bir yumruk savuruyor… Ali yerlere yatıyor: “Hayatımda böyle bir film izlemedim ben” diyor… Sabah olunca Ali, herkese telefon açıp bu “film”i anlatıyor. Fadıl, o sıralar herkesle kavga ediyor… Ali’den sonra Nesimi arayıp: “Fadıl, Öztürk’le kavga etmiş” deyince ben de “ironi”yi kuşanıyor ve “Fadıl herkesi bıraktı da soyadıyla mı kavga etmeye başladı”yı yapıştırıyorum…

Fadıl’ın soyadı Öztürk’tü… Öztürk öldü ve Fadıl soyadını kaybetti. Karagöz’ünü kaybetmiş bir Hacivat gibi yapayalnız kaldı. İlhan Erdost işkenceyle öldürüldükten sonra abisi Muzaffer Erdost, İlhan’ın adını kendi adına ekleyip adını Muzaffer İlhan Erdost yaptı ve kardeşini yaşattı. Fadıl da bunu yapmak; Öztürk’ün adını kendi adına ekleyerek onu yaşatmak isterdi. Ama zaten Türk olmayan Fadıl’a iki “Öztürk” fazla geleceğinden Fadıl, soyadını silerek Öztürk’ü yaşatmaya karar verdi. Soyadını kaybedince milletle kavga etmeye de son verdi; “şeker” diye bir hastalık edinip şeker gibi bir adama dönüştü…

O geceden yaklaşık bir yıl sonra öldü Öztürk. Hastalanmış; hastaneye yatırmışlar, bir hafta cebelleşmiş ölümle… Ölmüş. Cenazesi için Fatih’te bir cami avlusuna toplaştık. Nesimi alelacele “yas rozetleri” yaptırmış: Öztürk’ün resmi, resmin üstünde “Şairim öldü” ibaresi, resmin altındaysa Öztürk’ten bir dize: “Tek mülk hiçliktir”… Musalla taşında Öztürk’ün tabutu; tabutun başında Öztürk’ün oğlu ağlıyor hıçkırıklarla… Ben Öztürk’ün dizesini “Tek mülk hıçkırıktır” diye değiştiriyorum.

Öztürk “Arkadaşlar, mektup yazın millet arkam var bilsin” demişti sağlığında. Ben ona hiç mektup yazamadım: Ondandır belki “Devlet kapısına düşmüş Vanlılar kadar kederli” oluşu! Bu yazıyı da arkasından ve bir yıl gecikmeyle yazabiliyorum. Ama bilinsin Öztürk’ün arkası var. Öztürk’ün anısını ve şiirini yaşatacak arkadaşları da var… Noktayı Öztürk koysun: “Dünyalı bir cilt vardı yüzümde / alnımda pirinç gibi beyaz bir emek / kirletmedim / kirlenmedim / o çocuklardan ölmek üzere ayrıldım”…