Sevdiğim o koku yok artık bu evde

Eskişehir’den Diyarbakır’a gittiğimizde -yıl 68 olduğuna göre- beş yaşındaydım. Eskişehir’de Seylab’ta doğmuşum ama hatırlamıyorum. Nasıl bir su baskınıysa; doğduğum ev, belleğimde Zeugma. O yüzden mi bu biricik kalışım; Birecik kuşları gibi? Bilecik ve Birecik’in arasına sıkıştım: Eskişehir – Diyarbakır hattında gidip geldi hayatım tren yolu boyunca. Bu yüzden imrendim Kemalettin Kamu’ya; sevdim ve ezberledim “Bingöl Çobanları”nı… “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum”. Daha deniz görmemiş astsubay çocuğuydum Harput Gölü’nden başka tren penceresinden. “Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum”. Soyumun aşina olduğu dağlar Bulgaristan’da kalmış; kesilmişti suyum. Küçük Bingöl çobanı soyu ve suyuyla yaşıyordu. 5 metrelik bir ırmak: Ben! Ben nerden akacaktım? Hac’dan getirilmiş bir bidon zemzem suyu… Kendi içime akıp biriktirdim kendimi. Kaç bavul değiştirdim ama o bidonu bırakmadım elimden. Çaktığım tulumbalara ilk suyu o bidondan içiriyorum.

Annem bidonsuz gelmiş Bulgarya dağlarından. Arda’ya akacakken Sakarya’ya akıveren 11 yaşında bir kız. Annem susuzdere, babamsa Uzunköprü. Evlendiklerinde soğan ve sarmısak adını almışlar. Bizi doğurtmaya başladıklarında ise annemin adı yerboncuk, babamın adı ise gökboncuk olmuş. Bizim de bizi hoplatacak fatmacıkları arayış sürecimiz böyle başlamış.

Diyarbakır’da tanıştığım küçük Bingöl çobanı, şiirin sonunda denizi görememiş olsa da gönlünü yayla yapar Bingöl çobanlarına. Benim gönlümse sarhoş yıldızların altında. Acele özlemler edinmeliyim. Yaylam yok. Nereyi özleyebilirim? Nereyi, nereyi, nereyi? Acaba… Acaba… Acaba… Tamam şimdi buldum: Eti, Eti, Eti… Hemen bir tulumba gibi çakıp kendimi Diyarbakır’a bidonumdan bir yudum su içip tertemiz bir Porsuk Nehri akıtıyorum içimden.

Diyarbakır’a gitmeden önce Eskişehir’e ilişkin hatırladıklarım… Öncelikle bahçe… Bahçedeki vişne ağacı. Sonra tek katlı evimizin iki üç merdiveni. Bir de gece çiçekleri. Nedense? Gece açan çiçekler değil. Gündüz gördüğüm çiçeklerin geceleyinki hali. Leylim leylim leyyy… Özellikle uzunboylu çiçekler. Duvar diplerine dikilen. Ayçiçeği mesela. Nasıl oluyor da onlar orda karanlıkta, soğukta; biz burda evimizde! Sanki onları da eve almak istiyordum. Gönlüm razı gelmiyordu onların korkmasına ve üşümesine. Sonra iki oyuncak: Tamtam çalan arap kızı ve takla atan sirk maymunu. Sonra bir kireç tadı: Sanıyorum kemirdiğim bir biriket parçasıydı. Ağzımın payını da alacaktım ama önce bir tadını bulmalıydım. Ağzımın ekşiye meyyal o kavruk tadı, bir biriket parçasından böyle başladı. Kimi çocuk toprak yer; ben dengemi bir gecekondu malzemesinden buldum; biriket kemirerek. Kimseye konamadım. Belki de o yüzden kendime gece kondum. Yumurtalarının kırılmaması ve kalın kabuklu olması için tavukların yemlerine mozaik tozu karıştırdıklarında anladım kendimin de bir garip yumurtlayan olduğunu. Fellik fellik her zaman folluk aradım. Elimde yoğurt kabı, cebimde yirmbeş kuruş: En uzun yolculuğum -Diyarbakır’dan önce- evimizden mandıraya gidip gelmemdir. Yoğurt sayesinde vazgeçmişim biriket kemirmekten. İşte o yüzden yumurtalarımın kabuğu kalın ve bokum boncuklu.

Benden iki yaş büyük olan ablama ilişkin bir şey hatırlamıyorum da nedense benden ikibuçuk yaş küçük olan kardeşimin doğumunu hatırlıyorum. Ablam da benim gibi Seylaplı. Yoksa belleğimi basan sular ablamı da mı altına almış? Öyleyse ablamın adı Belkıs. Ablama ilişkin Eskişehir hatıram yok. Onunla Diyarbakır’da tanışacağım.

Bir de ilk belediye otobüsüne binişim (belki de binişimi hatırlayışım)… Şoförün arkasına oturmuştuk herhalde. Şoför mahali ile yolcuları ayıran bir paravan vardır şoförün arkasında. Fiberglas. Yeşil renkli. Yıllar sonra İzmir’de yurda giderken İnciraltı yolunda şoförün arkasında yeşil fiberglastan seyrettiğim ağaçlar, annemi hatırlattı. Böyle bir yolculuğu daha önce de yaptım. Hatırla, hatırla! Hop hop tonton hatırla. Evet, Eskişehir’de. Yanımda annem verdı. Şimdiyse Platon.

Bir de evimizin penceresinden karşıdaki elektrik direğini görüşümü hatırlıyorum. “Sen büyüdün artık” demişlerdi de galiba; ben de “Evet, artık elektrik direğini de görebiliyorum”u bir kanıt olarak sunmuştum onlara. Çocuklar pencereden gökyüzüne bakarlar. Boyları yetişmez ki karşı evlere. Elektrik direğini görüyor olabilmek, bu dünyanın gökyüzünden ibaret olmadığını anlatmış olmalı bana. Solucanlara da pencereden bakabilmek için kamburlaştım galiba. Kılıç çiçeği diye dikmişlerse de beni, dikine büyümek değilmiş benim harcım: “Çal gitarcım / Senin sevgin benim ihtiyacım”.

Diyarbakır’a nasıl gittik? Hatırlamıyorum. Ama eşyalarımızın nasıl gittiğini hatırlıyorum. Bütün ev bir atarabasına sığmıştı. Arabacı bir komşumuz vardı (Deli Kenan’ın babası). Arabaya özenle yerleştirilen ince uzun bir mukavva kutu hatırlıyorum. Küçükasya kovgunu o Rumların mübadele esnasında bir belirsizliğe göçerken kilise azizlerinin kemiklerini koydukları çinko tabutlara benziyordu o mukavva kutu. Mübadele gemisi tam batacakken batmaz; kazan dairesinde çıkan yangını bir üfleyişle söndürüverir ya o azizin ruhu; biz de kutsal bir ruh taşıyorduk sanki o kutunun içinde. Annemin örgü makinası: 8 numara Passap… O makina sayesinde gemimiz su alsa da hiç batmadı. Kaptan Onedın’dı artık annem. Babam su koyverip tımar için Elazığ’a gittiğindeyse gündüz örüp gece söken Umarsız Penolope.

İşte öyle ayaklanmış gidiyordu eşyalar. Eşyalarımızdan ilk ayrılışımızdı bu. Onlar bir yük vagonunda, bizse kompartmanda; ver elini Diyarbakır. İki gün mü sürdü artık üç gün mü bilmem. Gece karanlığında posta trenlerinin o solgun ışıkları. Her vagon bir mektup da tren pencereleri rengarenk bir pul sanki bozkırın ortasında. Merzifon’da istasyona oturmuş da o posta trenine bakıyorum sanki şu an. Ne mi görüyorum? Bir çocuk; burnunu yapıştırmış tren penceresine ve merakla Merzifon’a bakıyor. Merzifon’a bakmam yetiyor: Merzifonlu Bilmemkim Paşa’yı da hemşehrim saymaya. İşte bu büyük yolculuğumun ellinci yılı anısına özel bir pul bastırmam gerekirse bir posta treninden Merzifon’a bakarkenki halimi nakşedeceğim o pula. (Merzifon’la Divriği’yi karıştırdım galiba. Olsun: Haritalarla oynamak serbest nasılsa. O büyük yolculuğumun 75. Yılı anısına Merzifon’dan da bir tren geçirir ve ödeşirim Merzifon’la. Sorun yok).
Posta trenleri üç günde gidiyorsa yük trenleri onüç günde geliyordu galiba Diyarbakır’a. Diyarbakır’da “kuzu kuzu amcalar”a yerleştik ve eşyalarımızın gelmesini bekledik. Eşyalar gelince de kuzu kuzu amcaların bizim için kiraladıkları Bağlar’daki o tek katlı eve geçtik.

Eşyalar önemli. Ama erken ölüyorlar. Müze değil ki evlerimiz. Bazen de evler eşyalardan önce ölüyor. Ölen evlerin ağırlığını da eşyalar taşımak zorunda kalıyor. Kiralık evlerde eşyalar da kiracı. Eski evdeki yerlerini özlüyorlar. Alışmaları zor oluyor; yeni yerlerini yadırgıyorlar. Saksıdaki çiçekler uzun yolculuklara dayanamayacakları için komşulara veriliyor ve yutkuna yutkuna çiçekleniyorlar. Muhabbet kuşlarının haliyse dilini defnetmiş bir Ibıh’ın kendi ölümünü beklemesi gibi komşu evlerde. Evde kalan üç beş soğan da bahçeye dikilmiş ve sonra çekip gidilmiştir.

Bu böyle sürüp gider. “Eşyalar toplanmış seninle birlikte / Sevdiğim o koku yok artık bu evde / Sen kadınım”… Tanju Okan’ın “Kadınım” şarkısını ben “Vatanım” diye söyleyeyim de bu iş burda bitsin.

ütopiya dergisi