“Giderem Van’a doğru / yolum İran’a doğru” diyen Atakan Çelik’in o kılıç ışıltısından yapılan sesi yavaş yavaş sönüyor ve yerini Seyfettin Tomakin’in simit çıtırtısından yapılmış sesi alıyordu. Bu sesin üstüne susam diye Keloğlan’ın gülünç benekleri serpiştirilmiş; iyice gevreyen bu ses “müdür beyin yeşil kürkü” diye bir türkü tutturmuştu: “Müdür beyin yeşil kürküüüü / yeni çıktı bu türkü / müdür bey izin verdi / söylenecek bu türkü de yanıyom ben”… Havalı klakson ve elektro saz günleriydi.
***
Lambalı radyolardan odalara “kadife bir ses” yayılıyor; millet kulak kesiliyor; kıpırtısız dinliyordu. Güllerin bordo rengine dalıp çıkmış olan bu ses, Neşet Ertaş’ın sesiydi: “Çiçekler ekiliyor güzelim haydı haydı”… Paçalar İspanyol, favoriler Elvis’ti…
***
Sokaklarda bir “Kahtalı Mıçı akortsuzluğu”… Şarkılar sokaklardan gül kokan lağımlar gibi akıyor; bazen bir “Hasan Mutlucan kasırgası” bazen de bir “Yavuz Bingöl fısıltısı” olup içimize edi… pardon içimize işliyordu. Neşet Ertaş’ın sesi, bu ses cümbüşüne karışıp kayboldu sanki: “Goynum hep seni arıyor neredesin sen”?..
***
Beyaz Kelebekler, Barış Manço, Ajda Pekkan derken Neşet Ertaş’ın sesi yavaş yavaş söndü ve sonunda duyulmaz oldu… O ses, memleketim gibiydi. Yurdum gibiydi: Küçücük kulaklarımdan onun billur sesi akmış, içimi doldurmuştu. Ama artık yoktu; sanki yurtsuz kalmıştım. Yurdumu kaybetmiştim: Çerden çöpten yeni avuntular bulup oyalanmak için gecekondumsu yurtlar da tesis etmek istemedim sanki kendime. Bir sürü bağırtı, çocukluğumun o berrak sesini bastırmış, beni yurtsuz koymuş ve bir sürgüne mahkum etmişti. Ocaklarda alüminyum tencereler ve pencerelerde evore perdeler vardı.
***
“Çocukluğumuz: Biricik yurdumuz” diyordu galiba bir arkadaş! Bu söz üzerine Smetana Amca’nın “Vatanım başlıklı senfonik şiiri”ni fon diye arkama alasım ve yurtsuz kalabilmek için mümkünse taa babamın billur saraylarına kadar çekilesim geliyor. Yurt deyince İzmir’deki İnciraltı Öğrenci Yurdu geliyor aklıma desem “Aydın maydın tanımıyorum. Bir tek Aydın tanıyorum: Onun da plakası 09” diyen Hülya Avşar gibi mi olurum acaba? “Yurdum yok / bedeninde yaşıyorum” demişti Yannis Ritsos. Annemizin karadeliğinden ve sevgilimizin bedeninden ve çocuklarımızın elma yanaklarından başka yurt yok galiba? Yurt dediğimiz şey, yurt sandığımız; yurtsadığımız, benimsediğimiz, kendimizi ikna ettiğimiz zımbırtılardan, zamazingolardan filan oluşuyor işte. Hepsinden uzaklaşıyoruz. Her şeyi kaybediyoruz. Elde, bir özlemek kalıyor. O özlemin tadıyla hareket ediyor; özlemimize denk düşen şeylerden kırlangıç yuvaları gibi yeni bir yurt inşa ediyoruz. Kırlangıçlar yuva yapmakta, bizler yuvalarımızı yıkıp; yuvasızlığımıza içlenmekte; içlenip çığlıklar atmakta; çığlıklarımızı akort edip şarkılar yapmakta ustayız.
***
Ustanın harika bir akort çekerek attığı çığlıklardan biriyle bitirelim bu programımızı. Bir sonraki programda buluşmak üzere esen kalın efendim: “Şu garip halimden bilen işveli nazlı / Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen? // Tatlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm / Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen? // Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor / Hiçbir tabip şu yarama merhem olmuyor // Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor / Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen?
Kahtalı Mıçı
15 gün önce bu sütunlarda yer alan “Neredesin sen” başlıklı yazıda “Sokaklarda bir Kahtalı Mıçı akortsuzluğu” diye bir cümle geçiyordu. Bu cümle “Şarkılar sokaklardan gül kokan lağımlar gibi akıyor…” diye de devam ediyordu. Kahtalı Mıçı, gazeteye üzüntülerini bildirmiş. Kahtalı Mıçı’yı üzdüğümüzden dolayı peşinen özür dilerim ve kısa bir açıklama yapmak isterim: O yazı, aceleye gelmiş bir yazıydı! Neler aceleye gelmiyor ki bu ellerde? Aceleyle yapılıyor evler. Can havliyle uzuyor sokaklar. Mahalleler, şehirler ve koskoca bir ülke aceleye geliyor. Aceleye gelen sokaklarda lağım olmuyor. Lağımlardan akması gereken sular sokaklardan akıyor. Bazı şarkılar odalardan sokaklara taşıyor. Bazı şarkılarsa bismillah sokaklara doğuyor. Kahtalı Mıçı’nın şarkıları da öyle: Önce sokakları doldurmuş sonra minibüslere binmiş ve ardından da evlere girmiştir. Sokakların lağım olduğu bir coğrafyada şarkıların o sokaklardan gül kokarak aktığını söylemek istiyorum. Sokaklardan hem lağım, hem de şarkılar akıyordu. Ama şarkılar gül kokuyordu. Sokaklardan lağımlar akıyorsa şarkılar ne yapsın? Gül kokulu şarkılar da bir nebze lağım kokacaktır el mecbur.
“Akortsuzluk”a gelince: Her “akortsuzluk”, kendi içinde bir “akort”tur aslında. Varolan “akortlar” bozulmayıp bu “akortsuzluklar” olmasa bugünkü jazz müziği de olmazdı. Türkiye de kendi cazını oluşturduğunda bu cazın içinde Kahtalı’nın da emeği ve yüreği olacaktır. Bundan eminim. Mıçı’yı üzdüysem bir kez daha özür dilerim.
Özgür Gündem
