Mucizeler tarlası

Pinokyo evden kaçıp sirkte çalışmaya başlar. Sirkte Ateşyiyen adlı bir kukla oynatıcısı onu himayesi altına alır. Merhametli bir adamdır bu Ateşyiyen: Pinokyo’nun cebine beş altın koyar ve onu geri gönderir.

Eve dönerken Topal Tilki ve Kör Kedi keser Pinokyo’nun yolunu… Bu iki düzenbaz Pinokyo’ya “Mucizeler Tarlası”ndan söz eder. Bu tarla kutsaldır: “Bu tarlada ufak bir çukur kazıyorsun. İçine bir altın gömüyorsun. Sonra tekrar toprakla kapatıp üstüne iki kova su döküyorsun. Ardından da bir tutam tuz serpiyorsun!… Sonra yatağına yatıp rahat bir uyku çekiyorsun. Geceleyin ektiğin altın kök salıyor, dal yaprak veriyor. Ertesi sabah kalkar kalkmaz tarlaya koşuyorsun: Bir de bakıyorsun ki güzel bir ağaç… Haziran ayında bir başakta ne kadar tane varsa, ağaç dallarında da o kadar altın sallanıyor.”

Pinokyo’nun Mucizeler Tarlası’na ektiği beş altını Topal Tilki ve Kör Kedi kapıp gidiyor. Banker Kastelli’den beri “mucizeler tarlası” gibi faaliyet gösteren bazı bankalara kefen paralarını kaptıran kimi ihtiyarlarsa intihar ediyor. Yastık altında dolar saklamanın bankaya para yatırmaktan daha güvenli bir yol olduğu bir kez daha kanıtlanıyor böylece. Tekin değil çünkü bu coğrafya. Birazdan gidecekmiş gibi herkes emanet duruyor. Bertolt Brecht’in Amerika’ya sürgün gittiği esnada yazdığı şiir gibi: “Bir çivi çakma duvara / iskemleye savur ceketi / bu üç günün tasası niye / yarın gidersin buradan”… Yarın gideceğiz sanki sürgün geldiğimiz bu topraklardan. Sanki “dünyanın meydanı” bu Anadolu… Dünyada bir deprem olmuş da gelip bu meydana doluşmuşuz sanki. Etraf yatışınca evlerimize dönecekmişiz gibi; bulduğumuz avuntularla zaman öldürüyoruz bu topraklarda. Bekleyiş uzuyor: Can sıkıntısından meydandaki heykelleri deviriyoruz. Parkları kazıyoruz. Ağaçları buduyoruz. Bir öncekini gömüp kaşla göz arasında yarı barbar yarı uygar bir hayat yaratıyoruz. Tasarlayarak değil can havliyle yapıyoruz her şeyi. Uygarlıkların üst üste, barbarlıkların alt alta sıralandığı bu geniş meydan, her yandan rüzgar alıyor. Sert esen rüzgarlar, şah ve tahtı ayırıyor; ahaliyi savuruyor. Tekin olmayan bu topraklarda herkes bir zula ediniyor ister istemez. Kırk Haramilerin zulası büyük oluyor: Şifreli kasalar gibi onların mağaraları… Ali Baba’ya ise üç mangırlık bir delik yetiyor; kefen parasını saklamak için…

En büyük zula, topraktır, bu topraklarda! Bu topraklarda zenginler servetlerini, fakirlerse paracıklarını küplere koyup toprağın altına saklamışlar yıllar boyunca: Pinokyo’yu tokatlayan Topal Tilki ve Kör Kedi gibi düzenbazların üçkağıdından ve istilacıların yağmasından korunabilmek için… Toprağa gömülen servet ve paracıklar, boy atıp ağaç olmuyor elbet. Rüzgarlar ters esip sahipleri başka coğrafyalara defedildiklerinde defineye dönüşüyor artık o hazineler.

Gidenler “döneriz” umuduyla altınlarını testilere ya da küplere doldurup toprağa gömüyor. Gelenler “işte yeni vatanımız” diyerek evlerini kurmak için toprağa kazmalarını vurduklarında bazı kazmalar, küplere denk geliyor ve altınlar çıkıyor ortaya… Gelenler, gidenlerin zulasını patlatıyor. İşte o an, gerçek bir “mucizeler tarlası”na dönüşüyor bu toprak. Altın ışıltısıyla büyülenince gözler, kazmalar elden bırakılmıyor ve define umuduyla delik deşik ediliyor aziz yurdun her yanı!

Aziz Nesin’in babası da bir defineciymiş. “Defineci, dünyanın en mutlu, en iyimser kişisidir” diyor Aziz Nesin: “Her arayışında, eli boş döndükçe, her uğraşında yenilgiye uğradıkça, umutlarını hiç yitirmez, tutkusu daha da kamçılanır. Her kez başarısızlığına, yeni bir bahane bulup avunur: Define bulunmuştur ama, kalleşlik eden arkadaşları pay vermeden gömüyü kaçırmışlardır; definenin tılsımı çözülemediğinden, bir küp dolusu altın bir yığın at fışkısı ya da soğan kabuğu olarak görünmüştür. Bunlar gibi daha ne bahaneler uydurulur.” Defineciliğin masalsı bir dünya içinde yaşamak olduğunu söyleyen Aziz Nesin, onların yaşamını çok şiirsel buluyor.

Türkiye’deki define arayıcılığının Amerika’daki altın arayıcılarının serüveninden çok daha acıklı, çok daha dramatik ve çok daha komik olduğunu söylüyor. Buna rağmen defineciliğin edebiyatımıza girmemiş olmasından büyük üzüntü duyuyor. Çünkü: “definecilik tutkusunun çevresinde, Türkiye’nin bütün toplumsal topografyası verilebilir.” Evet, Aziz Nesin’in sadece edebiyatçılara değil bütün sanatçılara verdiği bir ‘tüyo’dur bu. Defineler ve defineciler eksen alınarak “Türkiye karmaşası”nı daha kapsamlı bir şekilde anlatmak mümkün galiba. Bu çağrıya bir katkı da ben yapayım naçizane: “Defineler tükendi / şimdi mayın ekiyoruz bu topraklara”…

Özgür Gündem