Masa da masaymış ha

Bir zamanlar şiir yoktu. Çünkü her şey şiirdi. Sonra, şiir parçalandı. Her parça tanımlandı. Tarifi yapıldı her şeyin… Şarkıydı, duaydı, öyküydü, romandı derken tarif edilemeyen şeyin adına şiir denildi. Şarkılar yetersiz, dualar nafile, romanlar kötü, öyküler sıkıcı olduğunda çare şiirde arandı. Heyhat! Şiir de artık bir “disiplin”di… Romancı roman yazacak, öykücü masal anlatacak, müezzin ezan okuyacak, zangoç çan çalacak, şair de şiir yazacaktı.
***
Neyse ki bazı şairler “şiir”le yetinmedi; kendini “şiir”e hapsetmedi de şiir, yine şiir olma iddiasını sürdürdü. Yani öyküden, romandan, şarkıdan, duadan artakalan o küçücük sahada top koşturmaya razı olmaktansa öyküyü de romanı da şarkıyı da duayı da kucaklayıp “bütünselliği” tekrar kurabilme çabasını gösteren bir takım edipler çıktı çok şükür. Buldukları bir ses, bir söz ya da bir hareketle bizde heves, umut, sevinç, direnç uyandırdılar. Bizi yaşamaya ikna eden bir takım edipler çıktı çok şükür.
***
Bu ediplerden biri de Edip Cansever…Şiirini “şiir”in o dar alanına sıkıştırmadı. “Terzi kolların kırılsın / Terzi kolların kırılsın / Gerçek de bana dar geliyor / Vay amman amman / Vay amman Amman / Veyl” diyen Can Yücel gibi “şiir de bana dar geliyor” diyerek şiirinin alanını genişletmek istedi. Hadi daha farklı bir şekilde söylemeyi deneyelim: Evreni saran o sesteki tınıyı yakalamak istedi… Bunun için şiirine öykü, roman, şarkı, dua, ne bulduysa kattı. İşte bu yüzden de eleştirildi: “Senin yazdıkların şiir değil, öykü” filan, denilerek. Oteller Kenti’nin ‘Sera Oteli’ bölümündeki ‘düzyazısal şiirler’i için Edip Cansever: “Dizelerden daha yoğun bir dizeler birleşimi” demiştir. Uzun şiirlerindeki öykü öğesi içinse “Öyküden çok bir ‘anlatma’ söz konusudur bu şiirlerde. Ayrıca her şiir önünde sonunda bir ‘anlatma’ değilse nedir?” diye sorduktan sonra eklemiştir: “Sait Faik’in ‘Hişt Hişt’ öyküsünde ne kadar şiir varsa benim şiirimde de o kadar öykü vardır.” Bu bölümün başında “Bu ediplerden biri Edip Cansever” demiştik ya şimdi sırası geldi eklemeliyiz: Bir diğeri de Sait Faik’tir.
***
Edip Cansever ile Yannis Ritsos arasında bir bağ var: Bir kardeşlik bağı… Dünyayı dile getirişleri ve dünyayla aralarına mesafe koyuşlarıyla benzeşiyorlar. Ritsos’da da “disiplinlerarası geçişkenlik”i görmek mümkün. Roman ve tiyatro tekniğinden yararlanarak şiirin olanaklarını genişletmiş ve yazdığı şiirle de bu disiplinlere (roman, tiyatro vs.) yeni ufuklar açmıştır. Yannis Ritsos’un Dikkatli Ariostos adlı romanında geçen “Gene yumuyorum gözlerimi ve hastalıktan yeni kalkmış bir çocuğun ikindi odasının pencere camındaki sineğin vızıltısını andıran uzak takırtısını duyuyorum arabanın” gibi sözler, bu kitabın aslında bildiğimiz anlamda bir roman olmadığını gösteriyor! Şiir olduğunu da söyleyemeyiz kuşkusuz… Şiir, romanı; roman da şiiri yeniden tanımlıyor sanki; birbirlerini destekleyip iç içe geçerek “bütünsellik” yolunda bir adım atıyorlar.
***
Ve Yannis Ritsos diyor ki: “Çünkü dil, anlatım, sözcükler, fiil ve söz, son derece, son derece karmaşık ve ince bir aygıttır. Ve bir sözcüğü başka bir sözcüğün yanına ve bir sözcüğü bir dizeye yerleştirmek başlı başına bir keşiftir. Örneğin çok yalın bir sözcük alalım: ‘Masa’. Ama masa sadece masa mıdır? İlkin bu masanın ağacı vardır, bu ağacın geldiği orman, çırılçıplak ya da çiçek açmış ağaçlar, kesici, oduncu vardır, balta vardır, ağacı taşıyanlar, işçiler vardır, başka işçiler vardır… Masanın yapıldığı atölyenin atmosferi, onu masalaştıran marangozlar, mobilyacılar vardır. Marangozun başına sıçrayan yongalar vardır. Biraz daha uzak ilişki olarak, tekne vardır, kürek vardır; hatta istersek Argonotlarla bile ilişki kurabiliriz. Öyle değil mi?”*
***
Edip Cansever’in üzerine ha bire bişeyler koyduğu; durmadan bişeyler istif ettiği masa, Ritsos’un tarif ettiği bu masadır işte: “Adam yaşama sevinci içinde / Masaya anahtarlarını koydu / Bakır kaseye çiçekleri koydu / Sütünü yumurtasını koydu / Pencereden gelen ışığı koydu / Bisiklet sesini çıkrık sesini / Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu / Adam masaya aklında olup bitenleri koydu / Ne yapmak istiyordu hayatta / İşte onu koydu / Kimi seviyordu kimi sevmiyordu / Adam masaya onları da koydu / Üç kere üç dokuz ederdi / Adam koydu masaya dokuzu / Pencere yanındaydı gökyüzü yanında / Uzandı masaya sonsuzu koydu / Bir bira içmek istiyordu kaç gündür / Masaya biranın dökülüşünü koydu / Uykusunu koydu uyanıklığını koydu / Tokluğunu açlığını koydu // Masa da masaymış ha / Bana mısın demedi bu kadar yüke / Bir iki sallandı durdu / Adam ha babam koyuyordu.”

——–
(*) Yannis Ritsos, Şiirler, Varlık Yayınları, 2000, sf. 21. Çev.: Özdemir İnce, Herkül Millas, İonna Kuçuradi

Özgür Gündem