Kuş Diline Öykünen

İşyerlerinin önüne boydan boya pankartlar asılıyor, halay çekilip, davul zurna çalınıyordu. Evlerin kapısı ardına kadar yabancılara açılmıştı. Bazlamalar, börekler yapılmıştı. Erkekler kahvelerde meşgul ve düşünceliydi. Kitaplar görülmedik biçimde çoğalmıştı. Sarı kağıtlara yazılmış metinler elden ele dolaşıyordu. Basık gecekondu evlerinde, sobanın yanında yağmur kokan ıslak paltolar üst üste yığılıyordu. Eller sıkılıyor, sigara paketleri ortaya atılıyor, hep birden caddelere çıkılıyordu. Evlerin duvarları, kırmızı harflerle yazılmış kitap sayfaları gibi sokaklara yeni dünyaların kapısını açıyordu. Herkes devrimden, değişimden, özgürlükten söz ediyordu.

Gıcır gıcır montlarıyla, parmaklarının ucuna basarak yürüyen incecik delikanlılar, kenar mahallelerden caddelere o şeyi taşıyorlardı. Gecekondu mahallelerinde, bahçelerde kışlık yufka açan kadınlar, gizemli bir tavırla göğüslerine sokuşturuyorlardı bu şeyi… Gözleri pırıl pırıl parlayan kızlar hatıra defterlerinin arasına, aşk mektupları koydukları çekmecelere, kat kat çamaşırların arasına saklıyorlardı. Değerli olan yalnızca oydu artık. Her tutkunun, her sevincin, her heyecanın yerini almıştı. İnancın, arkadaşlığın, dayanışmanın, kendinden başka kimseleri düşünmenin o güzelim duygusu her yanı sarmıştı…

Konuştuklarında İbrahim şöyle derdi: “Ben hiçbir zaman o kadar iyiliği bir arada görmemiştim. İyi insanlar demek istemiyorum. İnsanların en iyi halleri, sanki saklanıp, gizlendikleri kuytulardan çıkmış, ortada salınıyorlar; kucaklaşmak, bütünleşmek, büyümek, gelişmek istiyorlar. Benim gözüm kamaşmıştı bu güzellikten, çünkü mümkün olabileceğini hissetmiştim. Bunu kitaptan okumak, birinden dinlemek başka, kendi gözüyle görmek başka. Önümde, dünyanın en benzersiz çiçeği açıyordu. Yanlış anlama ha!!! Mümkün olduğunu değil, olabileceğini diyorum. Diyorum ki, o zaman her şeyden çok inandım hayatın hayal bile edilemeyecek kadar güzel, üstün ve insani olan başka bir şeye dönüşebileceğine… Ben ki inşaat amelesi Hasan’ın oğlu İbrahim…

***

Sonra, her şeyi var eden, besleyen, canlandıran şey, dev bir med-cezir dalgası gibi çekilmişti. Kumsalda yalnızca onlar kalmıştı.

***

İbrahim, “Çünkü mümkün olan, kesin olan demek değildir,” demişti. “Biz yepyeni bir hayat öneriyorduk. Ama bu hayatı, kendi varoluşumuzda, yarattığımız yaşam biçimleriyle ortaya koyabilme fırsatını kaçırdık. Bizim kendileri için bir umut olmadığımızı hissettiler ve daha savaşamadan bozulmuş bir ordunun askerleri gibi, bayraklarını dürüp evlerine döndüler.”

***

Otuz-kırk sene sonra sosyologlar bu döneme bakıp yorumlar yapacak, isimler koyacaklardı. “Ölenler,” diyeceklerdi “hepsi genç insanlardı. Çok genç insanlardı. Öyle gençlerdi ki, o kadar gençlerdi ki,” diyeceklerdi. Belki bakıp, akıl sır erdiremeyeceklerdi. “Bu çocuklar kendilerini sudan fırlatan balıklar gibi neden ölümü seçtiler? Bunlar durup dururken ortaya çıkmadı ya canım!” Derneklere, sendikalara, üniversitelere, fabrikalara bakacaklardı; köylere, kentlere, taşa, toprağa, göğe, denize. Ve şu sonuca varacaklardı: “Bu gençler, o zaman yalnız değilmiş. Peki sonra çevrelerini saran onca kalabalık, nereye gitmiş? Neden yalnızca bu gençler ölmüş?”

O zaman bu ülkede yaşayan insanlar, halk, toplum adı her neyse ortaya çıkıp, “Biz de oradaydık,” diyecekler miydi? “Biz de caddelere çıkmış, dalgalanan bayrakların ardına geçmiştik. Tahta masaların üstünde dirseklerimiz birbirine değerken hiç bilinmeyen dünyaların haritasına baktık, tehlikeli kağıtları elden ele geçirdik ve kitapların içinde bize söylenmeyeni aradık… Elimizin altındaki madde, nasıl da yeniden şekil verilebilir görünmüştü bize… O an inandık ki, bütün sözler yeni baştan söylenebilir, bütün hikayeler yeniden yazılabilirdi.”
Bütün bunları söyleyecekler miydi?

***

Yukarıdaki bütün sözler, Ayşegül Devecioğlu’nun Metis Yayınları’ndan çıkan “Kuş Diline Öykünen” romanından alınmıştır.

Özgür Gündem