Kazancı Bedih

Şikayetsiz bakıyor. Hafif bir suçlayıcılık var mı diye daha dikkatlice bakıyorum fotoğrafa. Yok, o da yok… Sessiz ve sitemsiz bakıyor… Elinde bir keser ve önünde eğri büğrü bir çaydanlık. Urfa’nın bakırcılar çarşısında bir çaydanlık tamir ediyor Bedih. Yaşı 70’i geçmiş. Çiğköfte leğenlerinden alüminyum bir çaydanlığa düşmüş. Oysa bir zamanlar çekicini tıngırdata tıngırdata bakır döver; leğen, sini, kazan yapar; çekicin ritmine göre hoyrat, gazel söyler, türkü okurdu… Kazancı Bedih derlerdi ona. 7-8 yaşlarında gelmişti bu çarşıya. Nice maceradan ve bin bir badireden sonra 70 yaşını aşmış ve bu viran çarşıyı terk edememişti. Bakırın tok yankısı yerine alüminyumun soysuz tıngırtısından bir avuntu çıkarma gayreti içindeyken objektife yakalanmış gibi… Şikayetsiz bakıyor. Sami Hazinses’e benzettim önce. Değilmiş; Kazancı Bedih’miş meğer bize bakan; esirliğine sitem eden bir bakışla bize bakan… John Erman’ın “Son Giden” filmindeki bir replik geliyor aklıma: Filmdeki ip cambazı, “hayat ipin üstündedir, gerisi beklemekle geçer” diyordu… İpin üstüne çıkma umudunu yitirmiş bir cambazın hüzünlü bekleyişi okunuyordu Bedih’in gözlerinden.

Kazancı Bedih’in hayatına şöyle bi göz attığımda Züğürt Ağa geldi gözlerimin önüne: Külüstür bir Skoda’ya dandik bir hoparlör takıp mahcup bir sesle sokak aralarında domates satmaya çalışan Züğürt Ağa… O gırtlaktan jilet gibi buyruklar ve boru gibi naralar çıkmıştı bir zamanlar… Şimdi kendi sesinden utanıyor “domates” diye bağırırken sokak aralarında…

Tanrı vergisi bir gırtlağı ve kulağı vardır Bedih’in… Hiç okula gitmemiş… Belki de o yüzden bozulmamış! Fuzuli’ye Nabi’ye Ruhi’ye yepyeni yorumlar getirmiş, yepyeni tatlar katmış. Uzun havaları ve türküleri kendi tavrınca okumuş, kendini şarkılara katmış ve şarkıların makamını değiştirmiş. Onu dinlemekten zevk almış ve mest olmuş Urfalılar… Onu el üstünde tutmuş, ona “pir” demişler… Bu teveccüh karşısında daha da utanmış ve boynunu bükmüş Bedih… Şarkısını bitirince, etkisinin yankısına kulak kabartıp şişinmek yerine bakırcılar çarşısına gidip kazan dövmeyi tercih etmiş. Şarkı söyler gibi kazan dövmüş, kazan döver gibi şarkı söylemiş.

Artık çoğu “sanatçı”, dinleyicilerini “müşteri” gibi görüyor. Tıpkı müşteri tavlamaya çalışan kasaplar gibi davranıyorlar. Hepsinin bir vitrini var: Camda, “etlerimiz buzdolabındadır” ibaresi yer alıyor. Hepsinin duvarında “müşteri velinimetimizdir” levhası asılı. Herkesin suratında bir “tüccar yalakalığı”… İşte Bedih, buna ihtiyaç duymuyor ya da bu tür davranışları kıvıramıyor. O, Urfa’nın ruhunu örgütlemiş. Ya da Urfa’nın örgütlü ruhu onda cisimleşmiş. O, bu ruhu sese dönüştürüp güvercinler gibi Urfa semalarına salıyor. Sesi yankılanırken semada, o çekip gidiyor. Sesinin başında nöbet tutmuyor. Güvercinler dolanıyor havada; taklalar atıyor… Bedih ise bu esnada çekiç sallıyor bakırcılar çarşısında… Şarkı bitince güvercinler tekrar yuvasına giriyor. Güvercin uçurur gibi sesini semaya salan adamdır Bedih…

Meslek değil, bir varolma biçimidir hoyrat söylemek… Meslekleriyle anılır onlar: Tenekeci Mahmut ya da Kazancı Bedih… O kendini Urfa’yla sınırladığı için “Kazancı” lakabıyla anıldı. Daha geniş bir coğrafyaya seslenmeye kalksaydı lakabı Erzurumlu Emrah, ya da Kahtalı Mıçı gibi “Urfalı Bedih” olabilirdi… O zaman İbrahim Tatlıses gibi “Karadenizli uşakların da gönlünü alayım” kaygısıyla “iki iki dört eder / yeter güzelim yeter” türünde İsmail Türüt türkülerini de seslendirmek zorunda kalabilirdi. Ama o “Kazancı” kalmayı tercih etti. İyi bir denge bulmuş gibiydi: Gündüz kazan dövüyor akşam gazel söylüyordu… Ama denge bozuldu. Çinko, plastik ve alüminyum girince hayatımıza bakır pahalılaştı. Çarşı karıştı: Kazancılıktan kazancını çıkaramayan Bedih, kendini belediyenin önünde buldu. Askerliğini bandocu olarak yapan Bedih, şimdi de belediyenin bando takımındaydı. 5 yıl bandoculuk yaptıktan sonra babadan kalma evini satarak Austin marka bir kamyonet aldı. 3-5 yıl nakliyecilik yapıp arabayı sattı. Ardından Gölpınar’daki fıstık bağlarını da sattı. Bereket elinde cümbüş ve dilinde nağmeler vardı. Artık ekmeğini müzikten kazanacaktı. 10 yıl kadar pavyonlarda çaldı söyledi. Sonra emekli olabilmek için tekrar belediyeye girdi. Emekli oldu ve sattığı evin mahallesinden bir ev aldı. 1989’da hacca gitti geldi ve cümbüşünü oğlu Naci Yoluk’a devretti.

Sonra ne oldu?

Zehirlenip öldü Bedih… Belediye değil sadece, hayat zehirledi onu. Plastik, çinko ve alüminyum zehirledi önce. Ardından belediye… Sonra nakliye… Daha sonra da pavyon… Dozu doruğa ulaştıran ise ‘katalitik’ti… 76 yaşının kışa tekabül eden bir gecesinde karısı Fatma ile uyurken katalitik sobadan sızan gazla zehirlenip bu dünyadan göçtü Bedih…

Ne diyelim?
“Öyle sermestim ki idrak etmezem dünya nedir” demekten başka!

Özgür Gündem