Kapı: Dünyaya açılan kucak…

Kapımızı kapar ve dünyayı dışarıda bırakırız. Kapının arkasına kendi dünyamızı kurarız. Kapı, kimi zaman dünyaya karşı bir barikat, kimi zaman da dünyaya açılan bir kucaktır.

Kapılar, içeriye doğru açılıyorsa “kapı”dır. Dışarıya doğru açılanlara “kapak” demek daha doğru galiba! Taksi, buzdolabı ya da fırın kapıları, kapıdan ziyade bir “kapak”tır… Açılır ve kapanır… Evlerin kapılarıysa kapanır ve açılır… Kapılar açılıyorsa güzeldir. Evlerin ağızlarıdır onlar. Ev, derdini kapılarla anlatır. Derdini kapıların ardında saklar. Kapalı kapılar kapalı dudaklar gibidir. Bazen hıçkırıklarla bazen kahkahalarla açılır.

Kanatlı kapılar
Kapı deyince akla çift kanatlı avlu kapıları geliyor: Kocaman… İçeride bir ahır vardır. Hava yavaş yavaş kararmakta ve sürü eve dönmektedir. Çıngırak sesleri kaplamıştır her yanı… Sürü, kanatlı kapının önüne geldiğinde çıngırak sesleri kesilir. Kanatlı kapı iki yana gıcırdayarak açılır ve sürü avluya girer: Çıngıraklar avluda yankılanır. Sürü ahıra girer ve kanatlı kapı gıcırdayarak kapanır. Çıngırak sesleri ve kapı gıcırtısı, akşamın en güzel müziğidir. Sürü ahıra girmiştir. Şimdi sıra traktördedir. Homurtulu bir sesle gelir traktör; kanatlı kapı açılır, traktör avluya park eder ve kapı tekrar gıcırdayarak kapanır. Kapı, sürünün çıngıraklarına başka türlü, traktörün homurtusunaysa başka türlü gıcırdar. Çift kanatlı kapılar, eve bir ferahlık verir. Kanatlar açılıp kapandıkça ev, takla atan bir güvercin gibi rahatlar… Tek kanatlı kapılarsa uçamayan kuşlar gibidir: Sıkkın tavuklar gibi eşelenir, kızgın horozlar gibi efelenirler.

Köpekler kapı bekler
Kedilerin kapılarla işi olmaz. Onlar her yerden eve girerler. Ama köpekler için kapı vazgeçilmezdir. Köpekler kapı bekler. Kediler, çardağın altındaki sedirin bir köşesini mekan bellerken; köpekler, hep kapıya yakın bir yerde pinekler… Kapıları en güzel şekilde köpekler bekler. Yunan mitolojisindeki ölüler dünyası Hades’in kapısını üç başlı köpek Kerberos bekler. Bu Hades, birazcık “kodes”e benzer: Hades’in tek kapısı vardır; bu kapıdan giriş serbest ama çıkış yasaktır. Çıkmak isteyenlere Kerberos izin vermez. Bu köpeğin kuyruğu yılan biçimindedir; üç tane de başı vardır: Birini okşayıp yatıştırsanız bile diğer ikisi size hırlamaya devam eder.

Kapıyı sırtlayan Nasrettin
Söz “kapı beklemek”ten açılınca Nasrettin Hoca’yı da anmadan geçmeyelim: Annesi tarlaya giderken evi Nasrettin’e emanet eder: “Ben tarladayken hep burada otur ve kapıyı gözetle” der. Nasrettin hep kapıda oturur. Bir saat sonra dayısı gelir: “Annen nerede?” der. Tarlada olduğunu söyler Nasrettin. Dayısı da, “Bu akşam size oturmaya geleceğiz. Git annene söyle” der. Nasrettin “dayısının emri”yle “annesinin tembihi” arasında sıkışıp kalmıştır. Tarlaya gitse kapıyı bekleyemeyecek; kapıyı beklese, tarlaya gidemeyecektir. Düşünür taşınır ve sonunda kapıyı yerinden söküp çıkarır. Sırtına yüklediği kapıyla tarlaya gider. Belki de bu yüzden Nasrettin Hoca’nın türbesinde hiç duvar yok ama koskoca bir kapı vardır. Nasrettin Hoca’nın Konya Akşehir’deki türbesinin kubbesini altı sütun taşıyor. Sütunların arası boş; duvar filan yok… Ama iki sütun arasına bir kapı konmuş ve bu kapı güzelce kilitlenmiştir.

“Açıl susam açıl”
Kapıyı kapatmak yetmez; tehlikeyi dışarıya hapsetmek için kapıyı kilitlemek gerekir. Köylerde ya da adalarda yaşamış ihtiyarlar geride bıraktıkları huzurlu günleri ve güzel komşulukları “kapılarımız hiç kilitlenmezdi” diyerek anlatırlar. Şimdiyse evler “çelik kasa”lar gibi şifreli kapılarla korunuyor. Kilit teknolojisinin bu kadar gelişmediği eski zaman masallarında ganimetler, tılsımlı sözlerle korunurmuş. Binbir Gece Masalları’nda Ali Baba ve Kırk Harami’nin hazinelerini sakladığı mağaranın taştan ve “söz dinleyen” bir kapısı vardır: “Açıl susam açıl” deyince fotoselli kapılar gibi açılır mağaranın kapısı. Artık büyük mağaza kapıları da bu mağara kapısı gibi iki yana açılıyor. “Açıl susam” filan demenize gerek yok: Kapılar sizi görür görmez sağır iki hizmetçi gibi telaşla iki yana kaçışıyor ve size yol açıyorlar. Saygıyla eğiliyor ve kıpırdamadan sizin geçişinizi bekliyorlar. Geçiş töreniniz bittikten sonra yeniden bir araya gelip hasret gideriyorlar. Kapının önünden kedi geçse, kediyi de “müşteri” sanarak saygıyla iki yana açılıp kediye de “velinimet” muamelesi gösteren bu sağır hizmetçiler, bir süre yine öyle saygıyla bekliyor; hiç kimse geçmeyince hiç bozuntuya vermeden tekrar kapanıyorlar. Fotoselli kapının iki kanadı, eğitilmiş ve oraya bağlanmış iki yarasa sanki…

Neşeli kapılar
“Döner kapılar”a da değinmeliyiz: Giriş – çıkışın çok olduğu yerlerde; genellikle otellerin girişlerinde rastlarız bu kapılara. Lunaparktaki dönme dolaplara benzer bu kapılar… Bir de Red Kit maceralarında çok sık rastladığımız “saloon” ya da bar kapıları vardır: Küçücüktür bu kapılar; komik ve sevimli bir halleri vardır: İki küçük kanadıyla bir civcivdir sanki. İçeri de dışarı da itilebilir. Soğuk, ses, koku, toz; her şey girip çıkar bu kapılardan. Girenler içeri, çıkanlar dışarı iter. Küçücük hafızası iki sözcükten ibarettir: Girene “hoş geldin” der, çıkana “güle güle”…

Kentlerin kapıları
Sadece evlerin değil kentlerin de kapıları varmış eskiden. Kentler surların içindeymiş. Kentin giriş ve çıkışı kapılardan yapılıyormuş. Kapının ardı “uygar”, önüyse “barbar”mış! Kente girişler buralarda denetlenir; deliler, dilenciler, cüzamlılar içeri sokulmazmış. Şehrin ürettiği “olumsuzluk”lar da kapı dışarı edilirmiş. Kapı önlerinde birikenler ve kapı dışarı edilenler öyle çoğalmış ki gün gelmiş sur dışında mahalleler kurulmuş. “Burgus” (burç) adı verilen bu mahallelerde oturanlaraysa “burjuva” adı verilmiş. Burjuvalar sur dışında kurdukları hayatla sur içini de fethetmiş ve surlardaki bütün kapıları kaldırmış. Şehirlerin kapısı kaldırılmış ama para kasalarının kapısı daha da kalınlaşmış!

“İki kapılı bir handa…”
Kapılar, girişi ve çıkışı sağlar. Genelde girdiğimiz kapıdan çıkarız. Ama sinemaların giriş ve çıkış kapıları farklıdır. Sinemaya gittiğimizde ışıklı ve renkli bir kapıdan salona girer, nilüfer yapraklarının üzerindeki kurbağalar gibi koltuklara kuruluruz. Ağustosta ay ışığının altında kendini gölün sessizliğine terk eden kurbağalar gibi biz de kendimizi filme terk ederiz. Film biter… Karanlık ve kasvetli bir tünelden dışarı çıkarız. Hayat da böyle bir şey galiba: Eskişehir’de huzurevindeki bir kadın hayatını özetlerken: “Dünya bir pencereydi. Ben bakıp geçtim” demişti. Aşık Veysel de bu dünyaya “iki kapılı bir han” dememiş miydi? Biz de bu türküyü söyleyerek bitirelim yazımızı: “Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece / Bilmiyorum ne haldayım / Gidiyorum gündüz gece // Dünyaya geldiğim anda / Yürüdüm aynı zamanda / İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece…”

Skylife