Çocukluğumun yanından trenler; üstündense jetler geçti. Babam jet motorlarının piriydi; babam motor makinistiydi. Sabah lacivert üniformasını giyer; “alay”a gider; alayda üniformasını çıkarır; tulumunu kuşanır, motor tamir ederdi. Sonra o motorlar, hangarlarda bekleyen jetlere takılır; jetler piste gider havalanırdı. Biz sokakta oynarken başımızın üstünden jetler geçerdi. Jet motorlarının camları zangırdatan gürültüsü, sanki babamın sesiydi. Ne zaman bir jet sesi duysam babamı hatırlarım. Başımın üstünden babam geçer adeta ve ben babamın sevdiği şarkıyı mırıldanırım: “Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım…”
***
Fonda Yusuf Nalkesen’in bu güzel şarkısı çalar ve jetler beni çocukluğuma kadar götürür. Ben çocukluğuma hep Niksar üstünden giderim. Çocukluğa doğru yapılan her yolculuğun mola yeri Niksar’dır. “Kamyonlar kavun taşır ve ben / boyuna onu düşünürdüm / niksar’da evimizdeyken / küçük bir serçe kadar hürdüm” dizelerini mırıldanarak Cahit Külebi’yi anarım.
***
Diyarbakır’daki evimiz alayın hemen yanı başındaydı ve bütün mahalle jet seslerine aşinaydı. Evlerin çoğu tek katlı ve bu evlerin çoğunun damında da güvercin kümesleri vardı. Akşama doğru adamlar dama çıkar ve güvercinleri havaya salardı. Güvercinci adamlar gibiydi babamlar da: Jetler, damdan kalkan güvercinler gibi alaydan kalkar; üç beş tur attıktan sonra kümeslerine giren güvercinler gibi alaya dönerlerdi. Güvercinler jetleri yadırgamazdı: Ne korku, ne tedirginlik… Herkes jet gürültüsüne alışmıştı: Radyoda haber dinleyen bir ihtiyar, haberin en can alıcı yerini jetler gürültüleriyle bastırsa bile, jet sesini duymaz; haberi gayet iyi anlardı. Jetler başımızın üstünden muhteşem bir gürültüyle geçer ama kimse oralı olmazdı. Bir kulaktan girip diğer kulaktan çıkan bir “baba nasihati” gibiydi jetlerin sesi…
***
“Sonra alem değişiverdi”… Külebi’nin şiirindeki gibi: “ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak / mevsimler ne çabuk geçiverdi / unutmak, unutmak, unutmak…” Evet, tayinimiz çıkmış ve alem değişivermişti: Diyarbakır’dan Eskişehir’e gidiyorduk. Babam uçaklar uçuruyor ama biz yolculuklarımızı hep trenlerle yapıyorduk. Diyarbakır’dan kalkan tren, beni gençliğime götürüyordu. Eskişehir’de, (Külebi’nin kavun taşıyan kamyonları gibi) pancar taşıyan vagonlar vardı. Başımda kavak yelleri esiyor ve o yellerin üstünden yine jetler geçiyordu.
***
Diyarbakır’dayken ders kitabımda Kemalettin Kamu’nun “Bingöl Çobanları” şiirine rastlamış, okumuş, vurulmuş ve hemen ezberlemiştim. “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum” diye başlıyordu o şiir… Ben de öyle: Henüz semaya çıkmamış bir havacı çocuğuydum. Heyhat! Laf aramızda, deniz de görmemiştim! Gurbete erken yaşta bulaşmış çocuklar, atlaslara baka baka büyürler: Geride bıraktıkları şehirlere, geçtikleri yollara, gidecekleri yerlere önce haritadan bakar, sonra ya hayal kurar ya da özlem duyarlar.
***
Eskişehir’e geldik. Sonra yaz geldi… Biz de şehrin sakinlerine uyacak ve tatili Erdek’te geçirecektik. Yaşasın: Deniz görecektim! O Bingöllü küçük çobana “ihanet” edecek; o henüz görmemişken ben denizi görecektim. Hemen haritalar açıldı ve Erdek’e bakıldı. Ne güzel bir şekli vardı: Mantar gibi… Küçücük bir mantar gibi Marmara’ya uzanıyordu Kapıdağ Yarımadası… Erdek, o “mantar”ın sapında küçücük bir noktaydı. Her yaz gittik o noktaya: Çay bahçelerinde gazoz içtik, yüzdük, oynadık, serinledik, balık yedik…
***
Sonra alem yine değişiverdi: “ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak / mevsimler ne çabuk geçiverdi…”: İstanbul’daydım artık! Semaya çıkacaktım. Ve işte uçaktayım; ilk kez uçuyorum: İstanbul’dan İzmir’e… Marmara’yı geçiyoruz ve işte Kapıdağ Yarımadası… Tıpkı haritalarda gördüğüm gibi… Denize uzanan o küçücük mantara yukarıdan bakıyorum. Aynı anda birçok derse giriyorum sanki: Tarih, coğrafya, hayat bilgisi… Ama Türkçe dersinde biraz kekeliyorum. Aklımda hep o Bingöllü küçük çoban var. Denizi görmüş müdür, yoksa denizi göremeden ölmüş müdür, bilemiyorum.
