İnciraltı’ndaki hastanede ölmüştü: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde… Sabah sabah bir tören düzenlenmişti hastane bahçesinde. Ardından kafileler halinde yola düşmüş ve Bodrum’a gitmiştik. Bodrum Kalesi’nin kıyısında bir tören daha düzenlenmişti. İlhan Berk de katılmıştı o törene… İkindiye doğru cenazeyi limana indirip bir feribota bindirdik. Feribot dediysek öyle TIR gibi değil, minibüs cüssesinde bir feribot: Bodrum – Datça arasında çalışan iddiasız bir vasıta… Tabutu yerleştirdik bu vasıtaya… Feribot demir alıp Datça’ya doğru denize açıldığında üst kata çıktık cümbür cemaat ve başladık içmeye. Ağustos güneşi başımıza bir balyoz gibi iniyor ve biz rakının dibine vuruyorduk. Plastik bardaklardaki rakı, içindeki balıkları haşlayıp öldüren bir akvaryum suyu kadar sıcaktı. Tabuttaki cenaze, Can Yücel’e aitti. Düğüne gider gibi Datça’ya gidiyorduk Can Yücel’i gömmeye.
***
Can Baba’nın arkadaşlarıyla tanıştık: Datçalı garibanlar, Datçalı abdallarla… Bu abdallardan biri de Korsan’dı. Korsan, lokantacıydı. Lokantasının adı da Korsan’dı. Daldık içeri. Gördük ki Korsan’ın kolu kırık: Alçılı kolunu bir tülbentle boynuna asmış. Yemekler hazır. Ama tek kollu Korsan, tabaklara yemek koymakta oldukça zorlanıyor. “Kendi yemeklerinizi kendiniz koyun” deyip kenara çekildi. Yemeklerimizi koyup yemeğe başladığımızda Korsan’a laf atıp kolunun nasıl kırıldığını sorduk. “Can Yücel yüzünden kırıldı” dedi. “Çok iyi arkadaşımdı, hep şurdaki masaya otururdu” derken gözleri buğulandı: “Kan lazım dediler, gittim iki defa kan verdim. Hep onu düşünüyordum. Hamakta uyumuşum. Onu düşünmekten hamağın ipi koptu. Hamaktan düşüp kolumu kırdım”.
***
Datça’daki cenaze töreninde iki de Datçalı ‘piyizan’ vardı tabutun başında konuşma yapan. Datçalıların nutku tutuldu: Datça meydanına toplanan binlerce insana seslenen bu iki şarapçı, şimdiye dek Datçalılarca hiç ciddiye alınmamış iki ‘ayyaş’tı… Bu iki ayyaş, Can Yücel’le can ciğer kuzu sarmasıydı. Can Baba Datça’ya ilk geldiğinde bu ayyaşlarla tanışıp içmiş, içmiş, içmiş… Gece bitip de herkes evine gittiğinde Can Yücel gidememiş. Kaybolmuş Datça’da… Herkes seferber olup aramaya başlamış. En sonunda bir televizyon kolisinin içinde bulmuşlar. Fıçısına sığınan Diyojen gibi mukavva bir kutuya sığınmış ve sızmış Can Yücel. Bu öyküyü “birinci ayyaş” anlattı. Ama benim kulaklarımda hep o “ikinci ayyaş”ın anlattıkları çınladı. Yaklaşık şunları söylemişti: “Can Yücel bize nasıl yaşamamız gerektiğini öğrettiği gibi nasıl ölmemiz gerektiğini de öğretti”…
***
Demeter ve Dionysos, hasat günlerinin mutlu tanrılarıydı. Demeter, buğday ve ekmeğin tanrıçası, Dionysos üzüm ve şarabın tanrısıydı. Antik çağlarda insanlar, hasat sonrası pişirdikleri ilk ekmeği saygıyla böler ve Demeter’e dualar ederek yerlerdi. Bu gösterişsiz tören, sonraları esrarlı bir tapınma haline geldi. Büyük bir bayrama dönüştü. Beş yılda bir her Eylül ayında kutlanan ve dokuz gün süren bu bayramlarda bütün işler bırakılır, şarkılar söylenir, oyunlar oynanırdı. Daha sonra tapınaklara taşınarak ‘kurumsallaşan’ bu törenler için Cicero şöyle yazmış: “Bu esrarlı törenler davranışlarımızı güzelleştirmiş, geleneklerimizi yumuşatmış, yabanlıktan gerçek insanlığa geçmemizi sağlamıştır. Bize, yalnız mutluluk içinde yaşamayı değil, iyi bir umutla ölmeyi de öğretmiştir”*.
***
Cicero’nun bu sözleriyle Can Yücel’in cenazesinde konuşma yapan “ikinci ayyaş”ın sözleri nasıl da çakışıyor? Evet: “Can Yücel bize nasıl yaşamamız gerektiğini öğrettiği gibi nasıl ölmemiz gerektiğini de öğretti”…
————–
* Edith Hamilton, Mitologya, Çev.: Ülkü Tamer, İst. 2002, sf. 30
Özgür Gündem
