Bundan 2000 yıl evvel Vezüv Dağı’nın tepesinde çam ağacına benzeyen kara bir bulut belirdi. Tutuşmuş kozalaklar gibi korlaşan taşlar, dağdan aşağıya yuvarlanmaya başladı. Her taş bir ateş topu gibi düşüyordu aşağıya. Etraf iyice kararmış ve çam ağacına benzeyen o kara buluttan da ateş yağmaya başlamıştı. Ateşten bir dere akıyordu dağdan aşağı… Ateş topuna dönüşen taşlar, çağlayandan sıçrayan su damlacıkları gibiydi. Çığırından çıkan lavlar, sel olmuş basıyordu dağın eteğindeki Pompei şehrini… Şehrin hayatı, lavların istilasıyla aniden söndü!
***
Irmakları ve lavları akıtan güçle insanları “göçürten” güç aynı mıdır, bilmem! Anadolu insanı bir yanardağdan püsküren tozlar gibi püskürmüştür etrafa. Keza, Trakya da öyle. Kimi zaman toz olup uçuşmuş, kimi zaman ateşten nehir olup akmıştır insanlar bir coğrafyadan bir başka coğrafyaya… Muhacirlerin bu maceralarına bazen muhabirler de katılmış; bir çakıl taşı gibi kendilerini bu akıntıya atmış ve lavlarla birlikte yuvarlana yuvarlana inmişler aşağıya! İşte iki muhabir: Biri Ernest Hemingway, diğeri Şükran Soner.
***
Ernest Hemingway genç bir muhabirdir ve Toronto’da yayınlanan Daily Star gazetesine haber geçmektedir. Gazetenin 20 Ekim 1922 tarihli nüshasında Trakya’da yaşananları şöyle özetler: “Doğu Trakya’nın Hıristiyan ahalisi sonu gelmeyen, akıllara durgunluk veren bir yürüyüşle Makedonya yollarına düştü. Edirne’de Meriç Irmağı’nı geçen ana kuyruğun uzunluğu yirmi mildir. İneklerin, öküzlerin ve mandaların çektiği arabaların, başlarında battaniyeleriyle yağmurda yürüyen bitkin ve şaşkın erkek, kadın ve çocukların oluşturduğu yirmi millik bir kuyruk… Yaptıkları tek şey sürekli yürümek. Parlak köylü giysileri ıslak ve hırpanidir. Tavuklar, ayaklarından arabalara asılıdır… Yaşlı bir adam omzunda bir domuz yavrusu, bir tırpan ve bir silahla iki büklüm yürüyor; tırpanına bir tavuk bağlamış. Bir koca, arabaların birinde doğum yapmakta olan karısını yağmurdan korumak için üzerine battaniye örtüyor. Ses çıkaran tek kişi o kadındır. Küçük kızı dehşetle ona bakıyor ve ağlamaya başlıyor. Ve kafile yürümeye devam ediyor.” (Aktaran; Ernle Bradford, Akdeniz, sf. 413, Çev: Ahmet Fethi, İş Bankası Yayınları, Ocak 2004)
***
Şükran Soner, 1969 yılında Bulgaristan’ın Şumnu şehrine gitmiştir. Türkiye’ye göç edecek olan muhacirlerin maceralarına tanıklık etmek için… İzlenimlerini 11 Ekim 1969 tarihli Cumhuriyet’te şöyle özetler: “Ayrılışta duygulu sahneler yaşanır. Bir köyden bir aile göç edecektir. Çocuklu, ihtiyarlı hemen hemen bütün köy halkı evin önüne toplanır. Gençler ayakta, yaşlılar bahçe duvarına yaslanmış ya da taşlara çömelmiş olarak, yanındakilerle sessizce konuşurlar, acı çekmeye alışmış insanlara has bir tevekkülle başlarını sallarlar. Sadece komşu evlerin bahçelerinde toplanmış yaşlı kadınlar sessiz gözyaşı dökerler. Türkiye’ye göç edecek olan aile, yakın akrabaları ile birlikte son öğle yemeğini komşu evlerden birinde yemektedir. Vakit gelip çatar vedalaşma başlar. Akrabalık derecesi yaklaştıkça son kucaklaşma sahnesi uzar. Hiç konuşmayan iki kişi, birbirlerine sarılmış olarak sessizce ağlar, gözlerinin yaşlarını birbirlerinin omuzlarında kurularlar. Bu sahne, en fazla seyredenlere ağır gelir. Yaşlı kadınlardan akan gözyaşları önce yaşlı erkeklere, sonra bütün kalabalığa yayılır. Kamyon hareket etmek üzereyken bir hıçkırık sessizliği yırtar. Göçmenin geride bıraktığı erkek kardeşi, yüzünü kapamış, hıçkırarak ağlamaktadır. (Aktaran: Bilal N. Şimşir, Bulgaristan Türkleri, sf. 337, Bilgi Yayınevi, Şubat 1986)
***
Şükran Soner, Vezüv’den kopan bir parçayı anlatır; Ernest Hemingway ise lavların Pompei şehrini basışını… “Foşş” diye şehri basan lavlar, şehirdeki hayatı “pat” diye dondurmuş. Yıllar sonra Pompei’de yapılan kazılarda yemek yerken taşlaşan insan cesetleriyle karşılaşılmış. 2000 yıl önce lavlar altında kalan Pompei’de ilk arkeolojik kazı, bundan 200 yıl önce yapılmış. Muhteşem bir şehirle karşılaşmış arkeologlar: Şehir, sanki “Derin dondurucu”da saklanmış! Hayat sönmüş olsa da lavlar sayesinde şehir hiç bozulmamış.
***
Lavların soğumaya vakti var. İnsanınsa hiçbir şeye vakti yok: Hicret devam ediyor.
Özgür Gündem
