Havalı Apollon’la müzikal bir yolculuk

Apollon’un sığırları çalındı bir gün. Çalan da üç günlük velet: Hırsızların piri; fırlama Hermes… Sığırları sakladıktan sonra Hermes, kendini kundakladı ve beşiğe yattı. Kaplumbağa kabuğuna teller germiş, lir yapmıştı kendine. Yoktu başka oyuncağı: Çıngırak yerine lir tıngırdatıyordu ki Apo girdi içeri… Lirin sihirli ezgileriyle yatıştı sinirleri.
Apo liri kaptı ve çıktı odadan. Lirik parçalarla sığırlarını güden bir çobandı artık Apo. Sığırlarını tekrar salıp çayırlara elindeki lirle çıktı dağlara.

“Esnaf Karısı Binnaz”
Apo lir çaldı, Musalar şakıdı, tanrılar esridi… Çorlulu Ramiz ise esnedi. Neşesini bulmak için “Esnaf Karısı Binnaz” adlı bir parça icra etmeye kalktı ki Musalar bundan iğrendi. Duaya “bismillah”, şarkıya “ey Musa” diye girmek gerekirken direkman “Binnaz” diye giren Ramiz, Musalarca kör edildi. Musalar ki dokuz ışık, dokuz nur parçası kızdı. Annelerinin adı Hatıra, babaları hafızaydı. Kim ki bir şarkıya onlarsız başlar; söner gözünün feri o şarkıcının. Musaların hışmıyla aküsü bitmiş bir taksiye döndü Ramiz; söndü farları… Sesi kısıldı, cümbüşü parçalandı…

Çöpten çıkan gırnata…
Athena da “flüt” diye bir boru icat etti. Ama bir parça icra etmeye kalktığında, üflemekten kelli şekilden şekle giren ve çirkinleşen yüzü yüzünden fıydırıp boruyu çöplüğe attı. Mürsel buldu bu delikli boruyu. Mürsel ki çöplerden alüminyum kutu, pet şişe, mukavva ve bok püsür toplayan kavruk bir çingeneydi. Tanrıların “klernetta” dediği bu boruya Mürsel “gırnata” dedi ve köpeğine “ Kıtmir” diye seslendi. Köpek, kuyruğunu salladı, havladı, eşelendi. Mürsel, bir şişe şarabı kafaya dikti: Dünya, lıkır lıkır içine aktı. Sonra başladı üflemeye gırnatasını. Gırnatadan püsküren dünya, zerreler halinde çöplüğe yağdı.

Dinar’da düello: Apo ve Şopar Mürsel
“Çöp bakkal”, “Katır Emel”, “Naylon Mustafa”, Cin Ali ve Kıtmir… Martılar, kargalar ve leşlere dadanan diğer isimsiz itler… Nefti bok sinekleri… Çöplük gelincikleri… Kanlı orkidlerin hemen yanı başında kızıl, kırmızı ve al renklerden oluşan gelincik desenli bir mintan kuşandı Şopar Mürsel. Üç şişe kırmızı şarabın ardından asıldı gırnataya: Musalar uyandı, Apo köpürdü. Eyvallahsız döktürüp dururken Mürsel, Apo çıktı karşısına (hey amigo…): Elinde bir lir.
Bu düttürü düelloda Apo çaldı söyledi. Millet de eşlik etti Apo’nun şarkısına. “Yapraklar gibi yeşerip sonra da solan bu zavallı milletle hiç işim olmaz” gibi sözlerden oluşan “Değmez” adlı bir Candan Erçetin parçasıyla milletin kıçını yere düşürdü. Sıra Mürsel’e geldi. Sözler “coss” diye yandı; ıslak kibritler gibi… Dönmedi dili; gırnata tıkadı çünkü ağzını. Ses çıktı ama söz çıkmadı Şopar Mürsel’den… Edirneli Deli Selim’den aldığı “Estergon Kalesi” adlı parçayı yorumladı toplaşan Frigya ahalisine: “Ufak at civcivler de yesin” diyen bir edayla… Serez’in esnaf çarşısı kör, Dinar’ın bando talim alanı sağırdı. Apo yendi. Ödül diye kazandığı keskin bıçakla Mürsel’in derisini canlı canlı yüzdü. Mürsel’den akan kan, Dinar’a çay oldu. Bu tavşan kanı çay, gırnatanın ağzını pınar belleyip aktı Dinar’dan aşağı… İçinde ince kaytan bıyıklarıyla küçük gırnata balıkları yüzdü, yüzdü, yüzdü…

Cavcav’ın kulakları
Gırnatayı, borazanı, zurnayı, yan flütü halleden Apo şimdi de pan flütü halletmek için Mercan Dede görünümünde çıktı meydaane… Mercan’ın rakibi Ferit’ti. Ferit, flüt çalacaktı; Lal Mercan, lir… Yarışın hakemi, “Büyük Başkan” lakaplı St. Yıldırım’dı… St. Yıldırım, Mercan’ı; Frigya kralı Hacı Cavcav ise Pan Ferit’i tutuyordu. Yarışmayı -haliyle- Mercan Dede kazandı. Kararı içine sindiremeyen Cavcav, Maraton programına telefonla katılıp canlı yayındayken ağzından kocaman bir küfür kaçırdı. Bunun üzerine Cavcav’ın kulakları çekildi. Çekile çekile uzayan kulaklar eşek kulağına dönüştü. Şapkasız çıkmaz oldu Cavcav; şapkasıyla gizledi eşek kulaklarını. Saçlarını kessin diye şapkasını açtığında sırrını da açmış oldu berberine Hacı Cavcav… Berberi Bebe Ruhi, bu sırrı bir aşk gibi senelerce sakladı; geceleri rüyada bu sırrı sayıkladı. Dilinin altına aldığı bu eşek baklasını daha da taşırdı ama: Bakla şişip de ağza sığmaz olunca tükürmek için Ümraniye Çöplüğü’ne gitti Ruhi; mecburen… Şişe kırıklarının, terlik kopuklarının ve sebze çürüklerinin arasına atıverdi baklayı. Açtığı çukurun içine de “Cavcav’ın kulakları eşek” diye fısıldadıktan sonra kuyunun üstünü bir kamyon molozla örttü. Habire metan osuran bu çöplükten ziftlenen martılar “Cavcav’ın kulakları eşek” diye çığlıklar atmaya başladı. Molozlu arazinin üstünü bürüyen sazlara rüzgar esip mızrabıyla dokununca titreşen sazlık, Ruhi’nin gömdüğü sözleri tekrarladı: “Cavcav’ın kulakları eşek”… Dünya aleme rezil olan Hacı Cavcav, Bebe Ruhi’yi de alıp yanına Karagöz ve Hacivat oyununun gölgesine sığındı.

Araba teybi niyetine Louis Armstrong…
“Değiş tonton” dedi Artemis! Ve Apollon, bir uzay aracına dönüştü. Yanına Neil Efendi’yi verdiler hizmetçi diye. Ama o ısrarla Aşık Louis’i istedi. Bu ay seyahatinde araba teybi gibi kullanacaktı Louis Armstrong’u. Yolculuk başladığında geride bıraktıkları dünyayı Louis’e göstererek: “Kör müsün oğlum! Şuraya bak. Ne harika bir dünya” dedikçe Louis düğmesine basılan bir oyuncak gibi “vadavandırfıl vorld” adlı parçayı çalıyordu. Nihayet ay’a vardılar. Apo “buradan da fena değil, baksana lan şu dünyaya; nasıl mavi, nasıl güzel” diyerek bir şaplak daha attı Louis’in ensesine. Şalvarlı Kürtler gibi ay’ın kenarına çömelip hoyrat pozisyonu alan Louis “what a wonderful world”u hançeresinden söylemeye başladığında kainat ürperdi… Bir cümbüş sesi geldi Venüs’ten. Samanyolu tarafından Kıtmir’in havlayışı… Simitçi çocukların gevrek simit gibi gevrek sesleri… Vokalde Hacı Cavcav, Bebe Ruhi ve Pan Ferit… Gırnatada Şopar Mürsel ve Deli Selim’in ruhu… Başlarına halka biçiminde çaput bir yastık koyar ve tablalarını o yastığın üstünde taşır ya simitçiler… İşte öyle… Deli Selim’in ruhu aziz aylası diye bir simitçi yastığıyla dolaşıyor uzayda. Tahin ve pekmez kokuyor uzay. Samanyolu ne ki? Erzurum yayla: Yıldızlar ki devrilen bir tabladan saçılan susamlardır. Bunca ses, bunca cümbüş ve bu curcunayla, uzaydan geçen bir şerbetçi oldu Apo; sırtında yıldız gibi ışıyan gümüş şerbet güğümüyle… Konser bitti: Şerbetçi, komiser oldu. Matmazel Selena duygu boşalımına kapılan kulisönü matmazalleri gibi “yok böyle bi’şey, harikkaydınız” nidalarıyla tepindi; başkomiser Apollon’a sırnaşıp boynuna sarılmak istedi. Apo “Değmez” adlı şarkıyı bir dua gibi içinden mırıldanarak, Selena’yla arasına hava yastığı diye Aşık Louis’i koydu. Selena, Louis’e hem yalasın hem öttürsün diye horoz şekeri, Apo’yaysa küpelerini verdi.
Dünyaya dönerken; fırlayıp giden bir jant kapağı gibi, küpelerden birini düşürdü avucundan Apo… Atmosfere girdikten sonra bir süre yanan ve kapkara olan küpe pat diye düştü Roma’nın göbeğine; İyi mi?