Göçmen hıçkırıkları

Olay bir çeşme başında geçiyordu. Sırp saldırıları karşısında bozguna uğrayan Boşnaklar, yurtlarını terk edip yollara düşmüş ve bir çeşme başında mola vermişlerdi. Bir televizyon muhabiri, Boşnaklara mikrofon uzatmış konuşturuyordu… Konuşanların arasında darmadağın bir teyze de vardı. Teyzecik şoktaydı ve hep aynı şeyleri tekrarlıyordu: “Nasıl anladılar, nasıl anladılar, nasıl anladılar”…

Muhabir şaşkın: “Neyi nasıl anladılar!”…

Meğer teyze Yahudi’ymiş; Nazilerden kaçıp bu topraklara geldiğinde barınmak için Müslüman görünümüne bürünmüş. Yahudiliğini Müslümanlıkla gizlemiş ve Bosna’yı vatan bilmiş. Ama yıllar sonra yeniden hortlayan zulüm, gelip bizim teyzeciği bulmuştu. Ordular sanki onun için teyakkuza geçmiş; onu bulmak; onun yalanını ortaya çıkarmak için savaş çıkartmışlardı. Kaçmış, kaçmış ama sonunda yakalanmıştı. Kendi kendini ele veriyor; uzatılan mikrofona suçunu itiraf ediyordu. Sırpların Müslümanları katlettiğini düşünemiyor; Nazilerin Yahudi avına devam ettiklerini sanıyordu. Mikrofona “Nasıl anladılar, nasıl anladılar bunca yıl sonra benim Yahudi olduğumu nasıl anladılar” diye haykırıyordu.

Yıllar önce kaydedip hafızamın derinliklerine ittiğim bu olay, şimdi ne oldu da zihnimde canlandı bilemiyorum… Ama tahmin edebiliyorum: Geçen gün bir belgesel izledim. Oradaki göçmen kadın ve o göçmen kadının hıçkırıkları hafızamı tetikledi. O hıçkırıklar, hafızamın derinliklerine kaydetmiş olduğum benzer bir hıçkırığa gidip yapıştı. Zulmü anlatacak ortak bir sözcük yoktu belki ama ortak bir nida vardı: Hıçkırıklar… Zamanlar, mekanlar, insanlar farklı olsa da zulüm görüp mağdur düşen insan acısının üstüne kat kat kabuklar örer. Erkekler katılaşır; nemrut bir surat edinirler acilen… Kadınların kabukları saydamdır: Acılarını saklamazlar. Acılarına sahip çıkar, acılarını korur kadınlar. Acılarından yansıyan ışık, yüzlerinden nur diye yansır… Kadınlar ağlayıp geçer. Daha doğrusu ağlaya ağlaya geçerler bu dünyadan. Yoksa ‘ağlaya güle’ mi desem? Ama erkekler bir kez ağlarsa frenleri kopmuş bir kamyona döner ve ecellerini beklemeden kendilerini devirmeye yeltenirler. Erkekler bir kez ağladığında bir daha susmaz ve ömür boyu kanarlar. İşte öyle ağladı Hacı Anastas Amca geçen gün televizyonda. Yeni yurdunda; ‘yaşıyor gibi’ yapıyordu. İdareten yaşıyor, sanki durumu kurtarıyordu Yunanistan’da… Kalbi doğduğu topraklardaydı. Ağladı, hıçkırıklara boğuldu. Röportaj bittiğinde de ağlıyordu. Hatta şimdi bile ağlıyordur büyük bir ihtimalle. O da Anadolu’dan Yunanistan’a göç etmiş bir mübadil…

Geçen gün TRT 2’de izlediğim ve ‘hıçkıran teyze’yi görmüş olduğum belgesel, “Lozan Mübadilleri”ni anlatıyordu. Mübadil teyze ile çeşme başında ağlayan Bosnalı Yahudi teyzenin hıçkırıkları ortaktı. Lozan mübadili Rum teyze, Anadolu’dan Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmış ve Türkçe’yi hala unutmamıştı. Kendisine mikrofon uzatan muhabir: “Ben Türkiye’den geldim teyze” diyordu… Mübadil teyze, felç olmuş bakışlarla muhabirin yüzüne baktıkça muhabir de sanki çalışmayan bir radyoyu tokatlayarak çalıştırmak isteyenler gibi “Ben Türkiye’den geldim teyze” sözünü tekrar edip duruyordu. Nihayet radyo çalışmaya başladı: “Ben de Türkiya’dan geldim a kızım, ben de Türkiya’dan geldim be kızım” diye diye… Tüm röportaj bu tekrardan ve boğuk hıçkırıklardan oluşuyordu.

Söylemesi ayıp ben de bir göçmen çocuğuyum. Bir tarafımız Yunanistan’dan, bir tarafımız Bulgaristan’dan gelmiş bu topraklara. 500 – 600 yıl o topraklarda yaşamış sülalemiz. Nasıl ki buradan oralara göç etmek zorunda kalanlar, bu toprakları özlüyorsa; ben de o toprakları özlüyorum. Nerede bir göçmen hıçkırığı duysam ben de o hıçkırıklara katılıyorum. Çünkü onları anlıyorum. Aynı zulmün mağdurlarıyız çünkü… Oralarda da bizim hıçkırıklarımıza ortak olan insanlar olduğuna eminim. Toprağını yitiren her insan, biraz içine; biraz da insanlığa göçer.

Özgür Gündem