“Hani, Lice, Kulp…. Hazro, Bismil, Ergani….” diye besmele çekip Lice’de karar kıldım. İlkokulda ezberledim ilimizin ilçelerini. Aralarında bana en büyülüsü Lice gibi geldi: Lice’de karar kıldım.
***
Çocukluğumun 6 yılı Diyarbakır’da geçti. 6 yılın 6’sı da Bağlar’da: Tren yolunun bu tarafında, Ofis’ten, Dağkapı’dan uzak, İstasyon’a yakın geçen bir çocukluk bizimkisi… Üstümüzden jetler, yanımızdan trenler geçerdi. Biz tren yolunu pek geçmez, Bağlar’da takılırdık. Üç beş bayramda bir trene biner Ankara’ya filan giderdik. Haritalara göre tren yolu Ergani’den geçiyor. Oysa hiçbir tren Ergani’den geçmiyor… Yoksa yanlış mı hatırlıyorum? Ergani’nin dışından geçiyor sanki tren. Her şeyi birbirine karıştırabilirim aslında. Iğdır’ı alıp Ergani’nin yerine koyabilir, Ergani’yi de Viranşehir’e taşıyabilirim. Ergani’yi kıpkızıl hatırlıyorum: Mars gibi. Hiç ağaç yok, dağ taş zır kızıl. O kızıllığı geçip Maden’e varıyorduk galiba.
***
Maden’den sonra Hazar Gölü. (Hazar’dan otobüsle mi geçmiştim yoksa?) Bu göl buraya ne zaman geldi acaba? Nazım, “Bahri Hazer” şiirini bu Hazar için değil de yukardaki Hazar için yazmıştı galiba: “Hazer ölü bir göle benzer / uçsuz bucaksız başıboş tuzlu bir sudur Hazer / Hazer’de dost gezer ey / düşman gezer”.
***
Hazar Gölü’nün kenarından geçiyordu galiba tren. Bir “Bağlar çocuğu”nun Hazar’dan ilk geçişi, devrimlere bedeldi. Bingöllü bir çobanın National Geographic sayfalarına bakması gibi bakıyordum ben de tren penceresinden Hazar Gölü’ne. “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğu”ydum: Bunca suyun bir araya geldiğine hiç tanık olmamıştım. Dicle’yi biliyordum: Dicle, bir uçurtma kuyruğu gibi süzülür, bir okul şarkısı gibi akıp giderdi. Kutsal balıkların yüzdüğü havuzlara benzemiyordu Hazar. Fıskiyelerinden püsküren suyla bir pinpon topunu sektirip duran ve kahve bahçelerinde şarıldayan o küçücük havuzlarıysa hiç anmayayım.
***
Mayolu adamlar, Hazar’ın kenarında akvaryumdan dışarı fırlamış balıklar gibi çırpınarak canlarını silkeliyorlardı sanki!
***
Neyse efendim! O zamanlar her şeyi tek sanırdım bu yeryüzünde. “Ahmetler, Mehmetler, Ayşeler, Emineler binlerce hatta milyarlarca olabilir; ama şehirler, ülkeler, nehirler, göller ve denizler birer tanedir” diye bilirdim. Değilmiş! Ben çocukken “Hazar”ları da tek sanırdım. Nazım’ın Hazar’ıyla El-Aziz’in Hazar’ının aynı olduğunu düşünürdüm. Şimdi bildiğim iki Hazar var ama bilmediğim birkaç Hazar daha vardır mutlaka. Hiçbir şey tek olmuyor! Her şeyden en az birkaç tane var. Tek olmaya kalkışanın başına türlü işler geliyor. Tek olan, öncelikle bölünüyor: Güney Kore – Kuzey Kore, Aşağı Karolayna – Yukarı Karolayna gibi. Bölünmez de tek kalmaya devam ederse bu kez de taklitleri çıkıyor: Öz Karolayna ya da Hakiki Kore gibi.
***
Edremit’i de tek sanıyordum o zamanlar. Hürriyet Takvimi’nde fotoğrafları çıkıyordu galiba: “Balıkesir’in şirin bir ilçesi” diye bellemiştim ben Edremit’i. İlkokulda halk müziği korosundaydım ve koronun repertuarında “Edremit Van’a bakar” diye bir türkü vardı. Her söylediğimizde benim kafam karışırdı. “Nasıl yani, Balıkesir’in ordan?…” diye düşünürdüm her zaman.
***
“İran’ın yanı başındaki Van’a Balıkesir’in ordan kaldırıp kafasını bakabiliyorsa Edremit, ben de Lice’yi örgütler bir güzel bağlarım İzmir’e” dedim.
Baktım ki İzmir bana bakmıyor: Oturdum bir dilekçe döşendim o vakit Ankara’ya. “Bize de bir iltimasso” diyerek Şemsi Belli’ye yazdırdım arz-u halimi. Mümkünü yokmuş meğer. “Bundan böyle o Edremit Balıkesir’e, bu Edremit de Van’a bakacak” diye bir cevap aldığımda çeşit çeşit ‘Edremitçik’ten dolayı dünyamın yıkılacağını ve “hepimiz birer Metin Göktepe’yiz” diye bağıracağımı sandılar.
***
Bağırmadım. Bir Edremit olup deliler gibi bağladım kendimi Diyarbakır’a. Sana baktım ordan; ey benim eşsiz yurdum! Sana bakmak varken unuttum Van’a bakmayı.
***
Ne zaman ki Van’a bakmaya kalksam, Balıkesir kadar bir mesafe giriyor aramıza…
Özgür Gündem
