Zamanın acımasızca akıp gidişine eğlenceyle kafa tutanların kalesidir lunapark. Serin yaz akşamlarında dondurma kokan çay bahçeleri vardır lunaparkların yanı başında. İşte o bahçelerdeki hoparlörlerin birinde Sezen Aksu’dan bir şarkı çalmaktadır: “Altı üstü bir bilet parası / haydi koş gel bir cennet burası…”
Eyerli atlar gibiydik. Sırt çantalarımızla yorgun argın girmiştik fuara. Yığılıp kalmıştık çimlere. Bir palmiyenin altında yeşil üzüm, beyaz peynir, sıcak ekmek yemiştik. Ben sırtımı palmiyeye; o, başını dizlerime dayamıştı. Dinlendik. Neden sonra duyduk lunapark çığlıklarını. Millet, canını uçurumdan atıyor ve ardından çığlığındaki kancayla canını yakalayıp yatışıyordu. Şımaran kuşlar gibiydi lunaparkta insanlar.
Bu cıvıltı bizi de sardı. Kalktık iki bilet aldık: “Kamikaze”ye binecektik. Ceplerimizi çantalarımıza boşalttık. Çantalarımızı kamikazeciye emanet edip yerlerimize geçtik. Ceplerimiz bomboştu; kimliklerimiz yoktu: Ölüme mi gidiyorduk? Kotlarımız ordan burdan yırtılmış, tişörtlerimiz güneşin hışmına uğramış ve rengi hemen hemen gitmişti. Solgun güller gibiydik. Komikti üniformalarımız. Ama bu kamikazeler de komikti. Zincire vurulmuş bu uçaklarla biz hayatın neresine dalacaktık ki?
Bu uzun yolculukta geniş meydanlar bulduğumuzda cenge tutuşmuş; yenişemeyip yolumuza devam etmiş ve palmiyelerin altında sigaralarımızı barış çubuğu gibi tüttürdükten sonra kamikazeye binmeye karar vermiştik. “Biz ikimiz / Tek kurşunla vurulmuş iki düşman gibiyiz” diye bir şiir hatırlıyorum. Biz ise aynı düşmanı vurmaya giden iki kurşun gibiydik. Tek kurşun haklayabilirdi aslında o düşmanı. Ama biz birbirimize aşık iki kurşun gibiydik. Hangimiz fazlaydık, hangimiz gereksiz?.. Bilemiyorduk… Birbiriyle didişen ve hayatın neresine dalacağını kestiremeyen iki serseri kurşun…
Biz iki serseri, bindik kamikazeye. Bir aşağı, bir yukarı… Kamikaze daldırıyor işte bizi hayata. Yukarı çıkarken misinada çırpınan iki balık gibiyiz. Sonra tekrar inip sulara dalıyoruz. Ölümle kalım arasında gidip geliyoruz. Kalacağımızdan eminiz: Ölümü kafaya alıyoruz. İyiyiz! Bomba gibiyiz! “Kamikaze, Japonca “kutsal rüzgar” demekmiş. Ortaçağda istilacı Moğol ordularını dağıtan mucizevi fırtınaya atfen. II. Dünya Savaşı’nda intihar dalışları yapan Japon uçaklarına da kamikaze denilmiş. Japonların “kutsal rüzgar”ı lunaparkta sıkı sıkı zincirlenmiş ve neşeli bir vantilatör esintisine dönüşmüş. Çiçek açar gibi çığlıklar atıyoruz. Çığlıklarımız havai fişekler gibi patlıyor havada… Havada asılı kalıyoruz: Baş aşağı duruyoruz kamikazede. Ceplerini boşaltmayı unutanların bozuk paraları düşüyor yere. Havada asılı kalınca palmiyeleri tersten görüyoruz. Az önce patlamış napalmler gibi duruyor palmiyeler. Ama biz palamarla sıkı sıkı bağlanmışız hayata: Eminönü İskelesi’nde dalgaların tatlı tatlı salladığı iki vapur gibiydik; tatlı tatlı atıyordu kalbimiz.
Kamikazeden inip dönme dolaba bindik. Bir tur attık atmadık yağmur başladı. Kaçıştı insanlar. Önce balerin terk edildi. Eteklerine tutunup dönen insanlar inince, etekleri söndü sanki balerinin. Balerin de söndü, küçüldü; yerde sürünen eteklerini beline toplayıp korku tünelinin gişesine geçti sanki. Gişeci kadın, yanağındaki kocaman benle, eski bir balerine benziyordu. Korku tüneline girdik: Kling’le selamlaştık. Çıktığımızda yağmur dinmişti. Balerin eteklerini açmış, dönmeye başlamıştı.
Her şey dönüyordu: Kimi yukarıdan aşağıya, kimiyse sağdan sola… Işıklar sürekli yanıp sönüyor, kahkahalar ve çığlıklar birbirine karışıyordu. Kimi tüfekle saçma atıyor, kimi de asılı duran koca bir topa yumruk atarak gücünü sınıyordu. Kimi sigaraya kasnak, kimi de kaleciye penaltı atıyordu. Bruegel’in curcunalı tabloları gibiydi lunaparktaki manzara. O manzara nakşolmuş hafızama. Dikkatle baktığımda görüyorum: İkimiz… Kahkaha aynalarından yeni çıkmışız. Sırtlarımızda çantalar ve suratlarımızda muzip bir gülümseme… Lunaparkı terk ediyoruz. Çay bahçelerinden birine oturuyoruz. Uzaktan gelen lunapark çığlıkları, çay bahçesindeki şarkılara şeker oluyor. Dondurma yiyoruz. Bir kaşık dondurma yiyor, iki kaşık kendimize bakıyoruz. Kendimize, tatlı kaşığının içindeki aynadan baktığımızda kaşığın içinde tepe taklak görüyoruz suretimizi. Sonra kendimizi düzeltmek için kaşığın dışına bakıyoruz: Kocaman bir kafadan ibaretiz; ayaklarımız sığmıyor kaşığın sapına. Kahkahalar dondurma kokuyor. İçimdeki çay bahçesinin hoparlöründen Sezen Aksu söylüyor: “Altı üstü bir bilet parası / haydi koş gel bir cennet burası … / Dönme dolap bir ömür öğütür / orda zaman durur hep dönülür …”
Skylife
