İnönü Stadı’ndan Beşiktaş’a doğru kaldırımdan ilerliyorum. Trafik tıkalı. Milletler birleşmiş ilerliyor. Halk kaldırımlardan akıyor. Arabalar sayıyor yerinde. Dolmuşlar boşalıyor. Dolmabahçe Sarayı’nın kapalı olan o ejderha kapısının önüne geldiğimde görüyorum; bir patlama olmuş ya da büyük bir kaza. Her yere cesetler savrulmuş. Kanlara basmamaya çalışarak zik-zak zik-zak eve doğru gidiyorum.
Birdenbire ayaklarımda kan sıcaklığı. Ayakkabım yokmuş meğer! Pantolonum kısa, bacaklarım çıplak ve çorapsız ayaklarımda iki şıpıdık tokyo (beni Japonya’ya kadar götürebilir)… Ayak parmaklarımın arasında vıcık vıcık bir sıcaklık. Kedice bir dikkatle geçmeye çalışırken kaldırımlardaki kan birikintilerinden; beni ayaklarımdan tutan kan, eve değil hastaneye götürüyor.
Hastanede elime alev alev bir sedye tutuşuyor. Bir seyyar satıcı gibi itiyorum sedyeyi sokaklarda bir başka hastanenin morguna doğru.
Tıka basa dolmuş Etfal’in morgu. Etfal’de tek sedye var: O da benim ittiğim. Boş sedyeyle Etfal’e dönmem lazım: Nakliyat açısından!
Sürücülük yetmiyor; hamallık da etmem gerek. Cesetleri indirmem ve diğerlerinin üstüne istiflemem isteniyor. Tütün balyası sanki… Ben de bir ‘fabrika kızı’yım Cibali’de tütün saran… Ustam seslenmiş uzaktan: “Oğlum at cesetleri”!
Atmıyor, atamıyorum. Çünkü canlı cesetler var. İtiraz ediyor, “biz ölmedik” diyorlar. Yumruk savuruyorlar. Cesetlerden emin değilim artık. Beline peşkir tutturmuş tellak gibi bir cellat, gözlerimi oymakla beni tehdit ediyor; cesetleri cesetlere atarak öldürmemi istiyor.
Sedyeyi bırakıp kaçıyorum oradan. O cellattan kurtardığım gözlerle bakamam ki Etfal’in yüzüne. Teslim aldığım sedyeye ceset muamelesi çekip bıraktım o mezbelede. Caminin o tek, o dandik tabutunu, cesediyle birlikte gömdüm sanki toprağa.
Camide sela üstüne sela… Herkes tabut bekliyor. Müezzinin ezberine eşgalim ekleniyor. Her seladan sonra bir de kayıp anonsu. Herkes beni arıyor. Cemaat iz üstünde. Ben tabut hırsızı.
Eskişehir’de buluyorum kendimi. Sakarya Caddesi’nde. Trafik yok; cadde bomboş. Kaldırımlarsa seyrek. Ayağımda iki şıpıdık tokyo. Kıçımda don. Gidiyorum Çamlıca Kahvesi’nden Geçit’e doğru. Es-Es deplasmandadır. Geçit’i geçip Sıcaksular’a hamama gidiyorum: Kurtulmak için kandan tellaklara gidiyorum beynimi keseletmeye. Maç olsaydı stada gider bağırırdım es es es…
O bomboş caddede birdenbire sirenler. Hiç tınmıyor rahvan rahvan gidiyorum Sıcaksular’a. Üç beş insan panik olup atağa geçiyor ve rehavetime kapılıp koluma giriyorlar. Rahvanlığıma üşüşen ahalinin paniğiyle bok yoluna gideceğim hissine kapılarak: “gidin ulan tırıs tırıs işinize” diyerek kolum ve kanadımdan silkiyorum onları.
Cayırtılar, sirenler az önümde fren fren duruyor. Arkasında arabanın Cindoruk, hınzırca gülümsüyor: “Rahat olun, rahat olun” diyerek “hazırol”dan “rahat”a geçiriyor.
Kaldırımda kahkahalar: “Bi cintonik daha lütfen”… Herkes şimdi bir şaklaban. Tenefüse çıkmış çocuklar gibi itişip kakışıyor ahali.
“Her şey bir şakadır. Ama benim size yaptığım bir eşek şakasıdır. Oyunuzu bana verin” diyerek uzaklaşıyor Cindoruk, seçim bürosu yaptığı Venedik Pastanesi’ne doğru; Gratelsiz bir Hans gibi…
Bursa – Karacabey yolunda soğan satan köylülerden topladığı soğanları, merkez hale naklediyor seçim otobüsüyle. Rüyamda görüyorum onu: Karacabey’den Bursa’ya doğru. Tepemizde kuru soğandan bir ay; bal renkli bir dolunay. Annem hilal hilal doğruyor ve salataya katıyor Cindoruk’tan yadigar o sulu soğanları.
Özgür Gündem
