Bundan aylarca önce İranlı yönetmen Cafer Panahi’nin “Beyaz Balon” adlı filmini izlemiştik CNBC-e’de… Farsça film, Türkçe altyazılıydı. Kalabalık ve hızlı Farsça’ya Türkçe yetişemiyor; altyazılar 5-10 saniyede bir değişiyordu… Yıldık ve bıraktık altyazı okumayı; filme daldık… Film bittiğinde: “İyi ki yaşıyor ve böyle filmler izliyoruz” gibisinden bir duyguyla hayatı olumladık.
Kimi sözler bizim de sözlerimizdi. Ve o sözler, bildik bir ritimle söyleniyordu… Söylenmek isteneni, söyleniş biçiminden anlıyorduk çoğu zaman; elbet altyazılardan da destek alarak… İhtiyar terzi ile yılgın asker, mefailün tarzında konuşuyor; baloncu çocukla balık peşindeki kız, failün failün birbirine bakıyordu. Çoğu söz tanıdık; söyleyiş aşinaydı: “Sururi Efendi, sararaten yalan danışmaram. İran’da her kişi pehlivandır, hatta özüm de pehlivanam ha…” gibi sözler… Çok eski taş plaklarda Türkçe’yi Acem lehçesiyle konuşan Ali Asker Ağa’yla bi inceden dalga geçen Meddah Sururi sesi…
Alışmışız Türkçe’nin Fransızca ya da İngilizce’nin altında kalmasına… “Beyaz Balon”la uyandık: Altyazı olarak Türkçe, Fransızca’dansa Farsça bir filme daha çok yakışıyor… Ali Asker Ağa, bir elense çekip altına alıyor sanki Sururi Efendi’yi… Ben de bir cazgır hesabı başlarına dikilip bağırıyorum: “Pehlivan, pehlivan… Altta kaldım diye yerinme… Üste çıktım diye övünme… Er meydanı bu meydan… Belki şehre bir film gelir (Türkçe altta Farsça üstte)… Mevsim değişir, Akdeniz olur: Hadi Gülümse…”
***
Tahran’da Nevruz öncesi. Karnı tok esnaflar dükkanlarını kapamış, tatile çıkmış. Akvaryumcu ve terzi açık. Seyyarlar yollarda… Kız balık almak istiyor günlerdir. Balık almaya giderken parasını düşürüyor. Kağıt para uçuyor ve bir dükkanın önündeki bodrum boşluğuna düşüyor. Kapak kilitli. Kız, kapaktaki mazgallardan parasına çaresizce bakıyor ve bir an önce parasına kavuşmak istiyor. Akvaryumcu birazdan kapatıp eve gidecek. Bir tek terzi açık: Onun da başı kalabalık. Kızın abisi yetişiyor imdada. Kilidi zorluyor, sopayla almaya çalışıyor, ona buna yakarıp yardım dileniyorlar ama boşuna. Sokaklar gitgide seyreliyor. Kız ve abisi bodrum kapağının üstünde çaresiz bekleşiyor. Akvaryumcu hala açık. Kız ara sıra akvaryumcuya koşup “Amca kapama ha! O balığı alacağım” türünden sözler ediyor. Akvaryumcu “Al kızım! Sonra ödersin” diyor. Kız “Olmaz! Parayla alacağım. Yoksa annem kızar” diyor. İmdada baloncu çocuk yetişiyor. Balonlarını satmış ve sırığında bir tek balon kalmıştır. O sırık lazımdır çocuklara. Sırığı sokarlar mazgalların arasından: Para daha ters bir yere gider. Sırığın ucuna sakız yapıştırmak gelir akıllarına. Sakız parası yoktur. Otelin önünde çengelli iğne ıvır zıvır ve sakız satan kör bir adam vardır. Abi elini sakıza uzatır ama vicdanı birden uyanır ve çalamaz. Eli boş ceplerinde ve boynu bükük olarak geri döner. Baloncu çocuk boynu bükük abiye para verir. Kör satıcıdan parasıyla sakız alınır. Çiğneyip balon sırığının ucuna yapıştırdıkları sakızla bodrum boşluğundan kurtardıkları parayı kapan çocuklar, baloncuyu arkalarında bırakıp akvaryumcuya koşar alelacele. Sırığının ucunda bir beyaz balonla bir dükkanın indirilmiş kepenkleri önünde boynu bükük vaziyette kalır Afgan baloncu. Bu esnada radyolar milletin nevruzunu kutlamaktadır.
***
Balon sırığı, boya sandığı, midye tavası, pilav arabası, simit tablası… Simitleri satıp bitirdikten sonra tablasındaki susamları arkadaşlarıyla paylaşıp yalnız kalan bir çocuk: Bir iftar sonrası sokaklar ıssız ve evi çok uzaklarda… Doğuda olsa sorun yok; o yollar katedilmiş ve gayet iyi biliniyor. Evi daha da batıda sanki; bir belirsizlikte, bir tedirginlikte… Doğudan batıya göçen her çocuk, kendi içine göçer ve bir enkaz olarak kalır kimi zaman. Tıpkı o Afgan baloncu gibi… Kendi enkazından kendini inşa etmeye çalışan bir çocuk… Pabucu yarım bir çocuk: Balkondan bakıyor sokakta oynayanlara… İnşaata başlamadan önce plana bakan bir mimar gibi… Seslerini dinliyor sokaktaki çocukların. 3 ay önce “geli misen” diyen çocuk, “geliyor musun?” demeyi öğrendiğinde sokağa çıkabiliyor ve bir daha da batıya gitmiyor.
Ali Asker Ağa, “Sururice” konuşmayı öğrenince Sururi’nin hevesi kaçıyor, taş plaklar kırılıyor, sohbette lezzet kalmıyor. Konuşmanın tadı kaçıp sözlerin hükmü kalmadığında susuluyor; sustukça da bir hınç birikiyor ve sıra bize geliyor!
Özgür Gündem
