Başımızın tacı kuşlar

Kıyıya oturmuşlar. Yüzme bilmiyorlar; bu kesin… Paçalarını sıyırmışlar dizlerine kadar. Ayaklarında naylon terlikler var. Çömelmişler oturaklara. Eşiklere oturup fasulye ayıklayan kadınlar gibi midye ayıklıyor bu adamlar. Önlerinde plastik leğenler… Ellerinde bulaşık eldivenleri… Ellerinde kör ve paslı bıçaklar… Midye kabuklarını denize, midye içlerini ise leğenlere atıyorlar.

Midyecilerin yanı başında bir tekel büfesi var. Kapının önünde üst üste sıralanmış boş meşrubat kasaları… Boş kasaları oturak niyetine kullanıyor müdavim ayyaşlar. Gazete kağıdına sararak gizledikleri şişeleriyle büfenin önünde demleniyorlar. Biraları bitince hızla büfeye dalıp bir bira daha kapıyor ve tekrar kasaların üzerine kuruluyorlar.

Derken, üç boyacı geliyor: Biri büyük, biri küçük, öbürü daha da küçük… O küçücük boyacı, ayakkabı boyuyor. Canı sıkılan diğer iki boyacı, çığlık çığlığa bir şarkı patlatıyor…

Şimdi bu boyacı çocukları, martılara; büfe önündeki ayyaşları karabataklara ve midye ayıklayan adamları da kargalara benzetmek mümkün. İşe, kargaların ve midye ayıklayan adamların benzerliğinden başlayalım isterseniz… İnin Boğaz’a: Sabahın köründe kargaları bulursunuz denizin kıyısında. Gözleri balıkta ya da denizde değildir. Akşamki avdan ve av sonrası ziyafetten artakalan nevale, kargalara sabah kahvaltısıdır: Bir kerevit kıymığı, bir zargana parçası ya da bir istavrit kafasıyla uğraşır zavallılar! Yüzme bilmeyen ama nafakasını denizden çıkaran o midyeciler gibi paçalarını dizlerine kadar sıyırır kargalar da… Paçaları sıyrık bir vaziyette; gerektiğinde yüzecekmiş gibi durarak durumu kurtarırlar.

Meşrubat kasalarını oturak niyetine kullanan “büfe önü ayyaşları” gibi şamandıraları kullanır karabataklar. Onlar da denizin ayyaşıdır: Deniz suyu yer, balık içerler! “Balıkkoliktir” onlar… Ayyaşlar, biten biralarını tazelemeye nasıl dalıyorlarsa büfeye, karabataklar da tıpkı öyle dalıyorlar sulara… Sulara dalıp bir fırt balık çekiyor ve tekrar dönüyorlar şamandıralarına.

“Denizin sokak çocukları” demiş ya Can Yücel martılar için… Belki de bu yüzden benzettik boyacı çocukları martılara! Vapurdan simit atar gibi martılara; ayakkabılarımızı boyatırız boyacı çocuklara… Martılar, başka bir mahallenin çocuklarıdır. Bilinmez, nereden gelir ve nasıl karışırlar şehrin kanına… Ama iyi ki karışırlar! Karışır; şehrin kanını kaynatırlar.

Martların “eyvallah”ı vardır. Yelkovanlara benzemez onlar. Yelkovanlar, selamsız sabahsız geçerler. Yepyeni bisikletleriyle sokağımızdan hızla geçen acayip çocuklar gibi uçup durur Boğaz’da yelkovanlar.

Martılar ve kargalar arasında “derin bir yakınlık” var. Karga, denize bulaşmayıp karada kaldığı için rengini topraktan almış ve kapkara kalmış! Bazı kargalaraysa denizin el koyduğu rivayet olunur. Kaptığı bu kargaları uzun uzun işlemiş deniz ve rengini beyazlatmış. Beyazlaşan kargalara “martı” demiş ve savurmuş gökyüzüne. Balığa müptela olan bu kuşlar, denize mahkum düşmüş. Deniz ve denizin üstündeki gökyüzü, “yarı açık” bir cezaevi gibidir martılar için… Kimi zaman firar eder, uzak çöplüklere gider bazı martılar… Martılar, bize özgürlüğü hatırlatırlar. Evet! Özgürlük, bu dünyaya mahkum olmaktır!

Gökyüzünün en güçlü aşireti kargalardır. Martılar ise seyyar satıcılar gibidir: Zabıta basmadığı sürece birbirlerine yakın ama tek başlarına takılmayı severler.

Serçeler sevinçlidir. Bize de sevinç bulaştırırlar. Rahat park edilen küçük arabalar gibidir onlar. Her yere girerler. Her kuşun harcı değildir çamaşır ipine konmak. Ama serçeler konar. Ters asılmış bir çamaşır gibi durur serçeler çamaşır iplerinde. Ayakları iki pembe mandal olur. Sonra rüzgara bırakır kendini ve uçar; öpücüklerle lekelenmiş bir mendil gibi. O uçunca iki mandal eksilir sanki çamaşır ipinden.

Kumrular, elektrik tellerinden ziyade telefon tellerine yakışıyorlar. Bir balkon demirine ya da bir telefon teline tüneyip “Bir dünya yarattım yalnız ikimiz için” adlı o şarkıyı kendi dillerince terennüm ediyorlar.

Güvercinler… Bütün bir şehrin; kalabalıkların, meydanların, camilerin, istasyonların süsü… Ayaklarımızın altında dolanırlar; ama ayaklarımıza dolaşmaz, adımlarımızı aksatmazlar. Suyun ve merhametin buluştuğu yerde yaşarlar. Ahmet Hamdi Tanpınar “Bursa’da Zaman” şiirinde “Su sesi ve kanat şakırtısından / Billur bir avize Bursa’da zaman” diyor. Melih Cevdet Anday ise güvercini “pencerede kopan alkış” diye yorumluyor.

Sonra saksağanlar var: Sonbahar’ın zencileri. Hüzünlü ve utangaç kuşlar; Sonbahar gelip de yapraklar dökülünce ortaya çıkıyorlar. “Ortada kalıyorlar” demek belki de daha doğru. Siyah beyaz bir hüzün katıyorlar sapsarı sonbahara… Saksofona benziyorlar. Uzaktan gördüğümüz ama hiç dinlemediğimiz bir saksofon gibi sonbaharda saksağanlar.

Soğuklar bastırınca sığırcıklar gelir. “Soğuk”un en ucunda yaşar onlar. Buz tutmuş çamaşırlar gibi kokarlar. Soğuk, şehre sığırcıklarla gelir; geri çekilirken sığırcıklarını da toplar, geri götürür.

Kuşlar, insanda bir “hürriyet” duygusu uyandırır. “Simurg” bilinen hikayedir: Kuşların bir “sultan”ı vardır… Sultan, bütün kuşları kurtaracaktır. Kuşların işleri ters gider. Bekledikleri sultan bir türlü gelmez. Kuşlar kalkıp sultana gitmek ister. Toplanıp yola çıkarlar. Sultan, Kafdağı’nın ardındadır. Yol uzun ve yolculuk zorludur. Denizler geçilir, dağlar aşılır. Bu yolda ölenler olur; yorulup düşenler olur… Gülünü özleyen bülbül, yarı yoldan geri döner. Baykuş viranesini özler; kanarya kafesini… Kafdağı’na giden kuşların sayısı her vadide biraz daha azalır. Milyonlarca kuştan otuz kuş kalır geriye. Dağı aşan bu otuz kuş, “sultan” filan bulamazlar dağın ardında. Dağın ardında hiçbir şey yoktur. Kendileri vardır sadece… Kendilerini bulurlar. “Sultan”, onları yola düşüren bir vesiledir yalnızca… Yol, yolcuyu değiştirir… Yola düşmek, yolcunun kendi derinliklerini de görebilmesi demektir. Otuz kuş, bize bunu anlatır. Biz yola düşersek, başımızı bekleyen güvercinler, serçeler ve kargalar da peşimize takılıp gelir belki.

Bitmez gökyüzünün trafiği… Kuşların göçleri uzun, konuklukları kısa… Bizim konukluğumuz uzun göçüşümüz kısa… Göçerken, Cemal Süreya’nın gözü kuşlara takılır: “Hayat çok kısa / kuşlar uçuyor”… Kuşlar uçsun; eksilmesin başımızdan… Başımızın tacı kuşlar.

Skylife