Komşu aşure getirdiyse, kış bitti demektir. Geçen yazın kurutulmuş üzümüyle, bu kışın portakal kabuğu rendeleri buluştuysa, kış bitti demektir. Buğday, nohut, fasulye… Tarçın, ceviz ve nar… Geçmiş yaza, sonbahara ve kışa dair ne varsa, aşureye katılmış ve kış noktalanmıştır. Mutfaklar boşalmıştır: Kuru üzüm, kuru incir, kuru fasulye… Bütün “kuru”lara teşekkür edilmiştir. Şimdi sıra “taze”lerde… Otlar, yapraklar, çağlalar, papaz erikleri ve çilekler… Yeşilden kırmızıya, ekşiden tatlıya doğru bir yolculuk başlıyor.
Renkler ve nimetler
Güneş, nimetlerin rengini geri veriyor. Evet! Bir emanetçidir güneş: Güneşin çelik kasalarında bir sürü renk saklanır. Geçen yaz rengini güneşe emanet eden kuru fasulye, bahar gelince yeşilini geri ister. Evlerin pencereleri gibi güneşin çelik kapıları da açılır ve renkler yeryüzüne iner. Her renk, ince ince titreşir: Annesini ararken meleşen kuzular gibi… Renkler ve nimetler bütünleşir.
Şen şakrak şarkılar
Baharın bu renk cümbüşüne insanlar ve eşyalar da katılır. Evler ve korkuluklar boyanır. Arabalar her gün yıkanır her gün silinir. Karanlık bodrumlara çöreklenip uyuyan hortumlar, musluğa takılır ve yeniden canlanır. Hortumlar sokağa uzatılır ve her gün halı yıkanır. Halıların güllü çiçekli desenleriyle bahçelerdeki çiçekler iç içe geçer. Evler, deterjan kokar. Pencereler açılır: dışarının sesi ve taze bahar havası içeriye dolar. İçerinin sesi de dışarı taşar. Çamaşır makinası ve elektrik süpürgesi daha çok çalışır. Süpürge sesine huylanan köpek havlar. Havlayıştan ürken kuş, uçup bir başka dala konar. Dışarının sesi eve doldukça radyoların sesi duyulmaz olur. Radyoların sesi daha da açılır. Radyolar şen şakrak şarkılar çalar. Açık pencerelerden yükselen müzik, kızartma kokularına karışır. Berberler daha çok iş yapar. Berberin kanaryası şakır. Pazara civcivler gelir. Saksıcılar şenlenir. Dilenciler, dilenmeyi unutur. Hatırlıyorum sırtını sıcak bir mezarlık duvarına dayamış ve uyuyakalmıştı geçen bahar bir dilenci; sadakası güneşti; güneşle doldurmuştu önündeki boş mendili…
Elma çiçeğinin pembesi
Geçen bahar, karşı bayır nasıl da şendi… On onbeş güne kalmaz yine şenlenir. Kırmızı kıyafetleriyle çocuklar çantalarını sallaya sallaya o bayırdan iner ve okula giderler. Yaprakların arasında dolaşan uğur böcekleri gibi kıpkırmızı olur çocuklar. Ben elma ağacının dalları arasından bakacağım onlara. Elma, pembe pembe çiçeklenmiş olacak. Elma çiçeğinin pembesiyle tartacağım bütün renkleri. O pembe, mihenk taşım olacak benim. O pembeyi eksen alacağım. O pembeye bakarak renk ayarı yapacağım. Beş çile pembe iple hırka örmeye kalkar ya bir kadın… Ama ipi yetmez; bir çile ipe daha ihtiyaç duyar. Bir tutam ip dolar parmağına ve gider manifaturacıya. Parmağına doladığı iple çileleri karşılaştırır: Aynı rengi bulmak ister. İşte o kadın gibiyim ben. Onun parmağına doladığı ip gibi ben de aklıma elma çiçeğinin pembesini dolamışım. O pembeyi arıyorum her yerde. Hırka filan bitireceğimden değil; hoşuma gidiyor aramak. Bulsam da aramamı sürdüreceğim. Onu ararken bütün renklerin farkına varıyorum çünkü. Pembe, sanki benim kızımmış da diğer renkler onun sınıf arkadaşıymış. Kızıma bakarken arkadaşları da gözlerime doluyor. Arkadaşlarının gözleriyle bakıyorum bu kez de kızıma. Kızımın adını “pembe” koymuşum sanki.
Köpeğin sesindeki pembe
Önceki bahar da böyle pembe pembe çiçeklenmişti elma ağacı ama ben hiç uyanmamıştım. O pembeyle geçen bahar çamaşır mandalları sayesinde tanıştım. Pembeymiş meğer o mandallar da… Bütün bir kışı çamaşır ipinde üşüyerek geçirmişler, fark etmemişim. Çamaşır asılmıyor çünkü kışları bu bahçeye. Elma ağacıyla köpek kulübesi arasına gerilmiş olan ipte beş mandal duruyordu: Dalında unutulmuş beş portakal gibi… Mandalları ve mandalların pembe olduğunu bahar geldiğinde fark ettim. Mandallarla çiçeklerin pembesi aynı pembeydi. Çamaşır ipini ağacın dalı, pembe mandalları da dalın çiçeği sandım. Baharla birlikte ağacın dallarına yürüyen cansuyu, ağaca bağlı olan çamaşır ipine de yürümüş ve oradan bir elektrik akımı gibi geçerek köpek kulübesini de şenlendirmişti. Köpek, pembe pembe havlamıştı o zaman. Köpeğin sesinde bir mutfak bezi vardı: Rüzgarda sallana sallana kuruyan beyaz bir mutfak bezi… Bezin üstünde elma deseni…
Düğün yemeği yer gibi
Köpeğin sesini takip ederek uzaklara bakıyorum ve yeşilliklerin arasına asılmış çamaşırlar görüyorum: Kırmızı hırka, mavi gömlek, sarı tişört, pembe bluz… Yan yana asılmışlar: Bir düğün yemeği yer gibi kolları inip kalkıyor çamaşırların… Rüzgarın ıslığına eşlik ederek bir o yana bir bu yana sallanıyor çamaşırlar.
Tabiatın jazz’ı
Elma ağacı çiçeklendiğinde derenin kıyısındaki otlar iyice büyümüş olacak. Onları biçmek için işçiler gelecek tırpanlarıyla. Ben elma ağacının arkasından pembe çiçeklerin arasından bakacağım onlara. Pembe gözlükleriyle opera seyreden bir bayan gibi kuşanacağım pembe çiçeklerimi ve tabiatın “jazz”a durduğu an’ı kollayacağım. Geçen bahar böyle bir jazz seyretmiştim. Bir yandan Dante’nin “İlahi Komedya”sını okuyor, bir yandan dışarı bakıyordum. Sekiz on işçi tırpanlarıyla gelip otları biçmişler ve yoruldukça da biçtikleri otların üzerine serilip dinlenmişlerdi. Sonra altı kadın geldi erguvanların altına. Hepsi örgü örüyordu: Akşam güneşi yansıyordu şişlerinden. Aynı güneş, işçilerin tırpanlarından da yansıyordu: Dalgalardan yansıyan parıltılar gibi… Kadınlar, örgü şişlerini bir baget gibi kullanarak ritim atıyor ve erkekler de bu ritme uyarak tırpan sallıyorlardı. Derken, bisikletiyle ufukta bir çocuk belirdi: Derinden gelen bir trompet sesi gibi tekerleklerinin jantından güneşi yansıta yansıta yaklaştı ve kadınların önünden bir solo trompet gibi geçerek “jazz”ı bitirdi. “Yavru leylek kanatlarını açar / uçmaya kalkar / sonra yuvasından ayrılmayı göze alamayıp indirir ya kanatlarını…” diyordu Dante, İlahi Komedya’da… Geçen bahar ben de öyle indirmiştim kanatlarımı. Ama bu bahar? Bu bahar, elma çiçeklendiğinde ben de kanatlanacak; uçacak, uçacak ve o “jazz”a konacağım.
Skylife
