Akçaburgazlı Yekta

TURGUT UYAR’IN “DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI” ADLI KITABINDA YER ALAN “AKÇABURGAZLI YEKTA” ŞİİRLERİNİN SAHNELENEBİLECEĞİNE DAİR ÖNERİ

Turgut Uyar’ın “Dünyanın En Güzel Arabistanı’ adlı kitabında bulunan şiirlerin bazılarında Akçaburgazlı Yekta’dan söz edilmekte ve Yekta’nın başından geçenler (ya da başına gelenler) anlatılmaktadır. Haritalarda Akçaburgaz adına rastlanmaz. Tıpkı Yekta gibi Akçaburgaz da bir simgedir. Bu bağlamda “Yekta” değil, “Yektalık”tan söz etmek daha doğrudur. Turgut Uyar Yekta’yı vesile kılarak ‘erkeklik” durumunu tarihsel bir bağlamda ele alır, sorgular ve insanlık durumuna göndermeler yaparak trajik sonuçlar çıkarır. Kadın – erkek ilişkilerine, aşka ve cinselliğe yerleşik yargıların dışından bakmayı dener. Formel ilişkilerin dışına çıkıp kendini arayan ve var etmeye çalışan insanın her türlü cinsel ve duygusal eylemini “zina”yla damgalayan bir toplumda insanın yıkılışı ve yıkılan insanın kendine yazıklanışını anlatır. Turgut Uyar, konuyu üçgenlerle ele alır (iki kadın bir erkek ya da bir kadın iki erkek)… Şair, konuya derinlemesine vakıftır. Konuyu tüm boyutları ve ayrıntılarıyla sergilemeye çalışır. Bu eser, sinema, tiyatro ve şiirin olanaklarını bir araya getirebilir ve tiyatro eksenli ele alınabilir. Böylelikle “disiplinler arası geçişkenlik”e iyi bir örnek olabilir ve sahne sanatına olumlu bir katkı ve yeni bir boyut getirebilir.
Akçaburgazlı Yekta’yla Turgut Uyar, insanlığın en “yumuşak karnı” olan kadın – erkek ilişkilerine devrimci ve sarsıcı bir yorum getiriyor. Konunun ele alınış, sahneleniş ve yorumlanışından öte şairin vermek istediği mesaj da insanlığın önünü açıcı niteliktedir.
Turgut Uyar’ın bütün şiirleri Can Yayınları tarafından “Büyük Saat” adı altında toplanmıştır. Akçaburgazlı Yekta şiirlerinin yer aldığı “Dünyanın En Güzel Arabistanı” adlı kitap ilk kez 1959 yılında yayınlanmıştır.

1-)

AKÇABURGAZLI YEKTA’NIN MAHKEME KARARINI ALDIĞINDA SÖYLEDİĞİ MEZMURDUR adlı şiir, “Büyük Saat” isimli kitabın (Can Yayınları, 1984) 83. sayfasında yer alır. Bu şiirde Akçaburgazlı Yekta, bir mahkeme kararı almıştır. Bu karar, zina suçu işlediğine dairdir. Bunun üstüne Yekta, bir mezmura başlar. Yekta, başından geçenleri bu mezmurla özetler: “Onlar iki kişiydi, ben birdim” diye başlar mezmur… “Birinin adı Gülbeyaz’dı, o kadındı, öbürünün adı Sinan’dı, o erkekti” diye devam eder… “Ben otuzunda Yekta’ydım” der… Gülbeyaz ve Sinan’ın evi, gürültülü şehre iki bin ayak uzaktadır. Tahtadan yapılmıştır. Yekta’yı çok severler. Yekta, sık sık ziyaretlerine gider. Gülbeyaz ve Sinan, Yekta’yı çok hoş karşılar; elmadan sıkılmış soğuk sular sunar, serin örtülü minderlere oturtur… “Hoşgeldin Yekta, bizi sevindirdin, senin yanında birçok şeyleri hatırlıyoruz” derler. Teker teker üçer kişi olurlar. Yekta, Gülbeyaz’a eski yalnızlığını, yani “Akçaburgaz Yalnızlığı”nı söyler. Söyledikçe yalnızlığı eskir, yalnızlığı uzaklaşır. Gülbeyaz’la bakışıp ısınırlar. Bir keresinde üç gece dört gündüz orada kalır. Sinan’ın yatağında Gülbeyaz’la ‘Allah’ın emri’ olur… “Ne o beni kandırmıştı / Ne ben onu baştan çıkarmıştım. İkimiz de bildiklerimizin ötesine, bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik.” Bu ilişki süregeldikçe kutsal, ama kesildiğinde kirli ve utandırıcıdır. Utandırıcılığı, öbür insanlardan dolayı değildir: Ara vermeksizin süregidememesinden; kesintiye uğramasından, yani kendi boşluğundandır… Ama dördüncü gecenin sabahında yalnız uyandığında Yekta’nın aklına ilk gelen yine Gülbeyaz’dır.
Bundan sonra üçlünün ilişkisi yeni bir boyut kazanır. Her üçü de çok ışıktan kaçmaya başlar. Gizleyecek yerleri vardır artık birbirlerinden. Hem ikisinin ondan, yani Sinan’dan, hem de birbirlerinden. Yekta, bu ilişki sayesinde Tanrının onun yapısına kattığı tatların kendisinde öteden beri durmakta olduğunu, daha ötelere kadar da durmakta süregideceğini fark eder. Bu durum, onu kendi gözünde yüceltir ve o yüzden bu ilişkinin günah olamayacağını düşündürtür.
Fakat artık onların kapılarına gidemez. İlişkinin gizlenmesinden dolayı kapılarına gidemiyor oluşu, Yekta’nın dengelerini sarsar. Gitmesi gerektiğini; inandığını kurtarması gerektiğini düşünür. Gidip Sinan’a açılır. Elinden tutacağını sanıyordu; öyle bellemişti çünkü Sinan’ı… Sinan’a “Bizi kov” der… “Onun kovduğu bizi ödeyecekti. Onun gözünde kovulmuş olacaktık ama, biz kendimizi kutsanmış belleyecektik.” Sinan onları kovmaz. İnsanların adaletini, yani “öç”ü aramaya başlar. Yekta ve Gülbeyaz’ı yakalatıp yargıçların katına diktirir. Onların inanarak ettikleri şey yerlere çalınır. Yekta’nın ve Gülbeyaz’ın donu ve yattıkları yatağın örtüsü yüreksiz kişilere gösterilir ve yüreksiz kişiler güldürülür.
“Yazık bize” diye biter bu mezmur: ‘Biz o zamanlar yaptıklarımızın günahını değil, yüceliğini biliyorduk. Bu, iki gücün bir yeniye varması, bir yeni yaratmasıydı. Bu çiftleşme değil tekleşmeydi. Tekleşmenin bir yönüydü. Yazık bize. O zaman bütün insanlara inanıyorduk. Yıkmak istediler yıktılar.”

2-)

(BİR KANTAR MEMURU İÇİN) İNCİL (1) adlı şiir, “Büyük Saat” isimli kitabın (Can Yayınları, 1984) 91. sayfasında yer alır. Bu şiirin 4. dipnotu yine Yekta’ya dairdir. Yekta, Akçaburgaz’dan gelmiş ve Hümeyra adında bir kadınla evlenmiştir. Hamurları tatlı, yatakları kararlıdır. Fakat Hümeyra’nın kızkardeşi Azra, Yekta’nın rüyalarını böler. Azra sayesinde derin uykulardan uyanır. Uyanır ki duvarları görür. Ne arıyorsa Azra’da vardır. Aslında ne aradığını Azra vesilesiyle öğrenmiştir. Azra Yekta’dan korkmuş kendini günahlar içinde debelenirken bulmuştur. Yekta ise Azra’yı vesile kılıp kendini tetiklemiş ya da Azra’dan yansıyan ışıkla tetiklenmiş; böylelikle kendi içine inmiş, kendi içinde arkeolojik bir çalışma yapmış; yeni yeşiller, yeni duygular bulup çıkarmıştır…
Hümeyra’yla evlediğinden ise hiç pişman değildir. Hümeyra kötü biri değildir çünkü; hiç değildir. Yekta’ya göre: “Engebesiz uzar giderdi / surlar uzar giderdi / bir eksik yanı kalırdı uzadıkça / Sonra o çıktı geldi / O Azra kızkardeşi çıktı geldi / onunla o ‘eksik’ geldi / onunla bir yerim çıktı geldi / istediğim onu kötülüğe kandırmak değildi / Onunla yatmak değildi / Dünyayı, çarşıları, giysilerimi / kendimi onunla sevmek istiyordum” diyor… Akçaburgaz’dan gelen Yekta’nın büyük şehirlerde yüzüp yüzüp nasıl sırılsıklam olduğunu Azra sonunda görüyor ve “Ben Azra’yım bak / Kadınım seninleyim, istersen al” diyor. Yekta almıyor. Çünkü Yekta için önemli olan Azra’nın buna inanmasıydı. Azra’nın inandığıni gördü ve Yekta’ya bu yetti. Azra’yı inancında mutlu, Hümeyra’yı ise inandıklarında rahat koydu ve ikisini de aldatmadı. “Akçaburgaz’dan geldim / Hiçbir şey kirletmedim / Başka yerlere giderim” diye biter bu şiir…

3-)

(BİR KANTAR MEMURU İÇİN) İNCİL (1) adlı şiir, “Büyük Saat” isimli kitabın (Can Yayınları, 1984) 91. sayfasında yer alır. Bu şiirin 4. dipnotuna yukarıda değinmiştik. Şimdi ise 5. dipnotuna değineceğiz. Bu dipnotta Akçaburgaz anlatılır. Akçaburgaz’daki ‘uraybaşkanı’ (galiba belediye başkanı ya da vali gibi birisi ve göreve yeni başlamış), peşine takılmış ahaliyle birlikte Akçaburgaz’daki binaların çoğunu yıkıyor. Binalar yıkıldıkça millet çok derin bir “oh” çekiyor. Çünkü ne dağlar, ne ovalar ne de gökyüzü kalmıştır Akçaburgaz’da… Her yanı binalar sarmıştır. Kurulduğunda böyle miydi Akçaburgaz? 1286 yıl önce… Kimseler yoktu buralarda. 1286 yıl önce Yekta’nın en eski dedeleri kurmuştu Akçaburgaz’ı. İyi insandılar, mutluydular. Sonra görüp başkaları da geldi Akçaburgaz’a. Gelenler kötü adamlar değildi ama kalabalıklaştıkça Akçaburgaz, kötüyü iyi yapan şeyler yitip gitmişti. Akçaburgaz’da her şey alt alta üst üsteydi: Alt alta evler, üst üste dükkanlar… Zamanla mahkemeler yapıldı yasalar çıkartıldı. Bunca karmaşa ve kalabalığın içinde bir şeyin gitgide küçüldüğünü, yittiğini seziyorlardı, ama bulamıyorlardı, bulamıyorlardı da değil, umursamıyorlardı, onsuz olunur diyorlardı, yerine başka şeyler koyuyorlardı, ama öyle bir şey ki yittikçe, önemi azaldıkça düzeni etkileyen, bilisizliği artıran, evleri oturulmaz, sokakları dolaşılmaz hale koyan, kişiyi boş vakitlerden kaçıran bir şey…
İşte böyle bir Akçaburgaz’ın “kustuğu” insandır Yekta. Akçaburgaz kalabalıklaştıkça Akçaburgaz’da yitip giden o “şey”i, başka şehirlerde, kadınlarda, aşklarda ve ilişkilerde aramaktadır Yekta…

4-)

TOPRAK ÇÖMLEK HİKAYESİ adlı şiir, “Büyük Saat” isimli kitabın (Can Yayınları, 1984) 101. sayfasında yer alır. Bu şiirde Yekta, Adile adlı bir kadınla evlidir ve durum tersine dönmüştür. Adile’nin Erhan adında genç bir erkekle ilişkisi vardır ve Yekta bundan haberdardır. Yekta’nın yanı sıra Adile’nin komşuları da bundan haberdardır. Şiirin en teatral bölümlerinden biri burasıdır. Komşular Adile’nin evinde kadın kadına gün yapmakta, Adile mutfakta çay, kek, kurabiye, börek hazırlarken kadınlar fiskos fiskos Adile’yi çekiştirmektedir. Adile salona girer ve tüm kadınlara tek tek bir söylev çeker. Yekta ise bu esnada deniz kenarında içlenmekte; Adile, Erhan ve kendi ilişkisini içinden geçirip hesaplaşmaktadır. Yekta “Akçaburgaz yalnızlığı”na değinir. Akçaburgaz’dan getirdiği yalnızlığı sığmamıştır bu kente. Dağlara alışkın olan o “yalnızlık”, evlere sokaklara çarpmış; büzülmüş, kıvrılmış, çirkinleşmiştir. “Akçaburgaz Yalnızlığı”nı da getirdiği bu büyük kentte, o “yalnızlık”ı yalnız avutamayacağını anlar ve arayıp Adile’yi bulur, sever… “Adile’yi buldum sevdim / Yalnızlığım onun şehrine ısındı / Yapılar önüme durmuyordu artık / Sokaklar aldatamıyordu / Belki ısınmadım ama katlanıyordum / Sonra Adile uzaklaşmadı / Erhan’ı buldu ama uzaklaşmadı / Ama ikiye bölündü / Benden aldığı güveni onda harcıyordu belki, ondan aldığı serin huzurla bana dönüyordu gene, benden ona ondan bana ilettikleri yahut ilettiğini sandıkları onu mutlu ediyordu. Genç Erhan’ı kıvandıran çeken eti vardı, onun kendisinde mutlu olduğunu görmek bilmek bir çeşit aşk gibi sarıyordu onu….”

Yekta, bu ilişkiyi değerlendirirken eskiden gürül gürül akan suyunun şimdi de akıyor oluşuna hafiften şükrediyor ama çokça da hayıflanıyor. Bulduğu bu avuntuyla avunduğunu ve bu duruma katlandığıni söylüyor. “Katlandıkça avunuyorum” diyor: “Katlanmanın tadında acısında avunuyorum / bir yerlerim temize çıkıyor sanki öyle güzel / Kara kara geceler abandıkça üstüme / Arapkanlı duygular abandıkça / Öksüzoğlan balıkları gibi kuytuya kaçıyorum / Akçaburgaz yalnızlığıma sarınıyorum.”