günaydın ay carmela

biz bu aşkı süzme hüzün ve ışıktan yarattık. bundan oldu mutluluk. söz hafif kaçıyordu; hükmü geçmişti artık. ilk önce eylem vardı; ilk eylemdi ayrılık.

ondokuz kasım’dı, unutur muyum. yeryüzü cumartesi, dağlar pazar, ağaçlar pazartesi yaratılmıştı. daha sonra ayrılmıştık; yarım kalmıştı dünya. o zaman biz “ol” dedik. salı günü çok kötü şeyler oldu. ondokuz kasım’dı evet unutmuyorum. nurlu bir çarşamba düşünüyorduk. salı günü çok kötü şeyler oldu; olmadı o çarşamba. ben aptaldım; çünkü konuşuyordum; ayaklanmış bir halk gibi şaşkın ve savunmasız.

ondokuz kasım’dı evet unutmuyorum. bilmiyordum onsekiz kasım’da bir terör örgütü kurulduğunu. gün, eylem günüymüş; ilk eylemmiş ayrılık; onu da bilmiyordum. artık susmam gerekirdi – susmuştum.

köprüleri yolları fabrikaları değil, herkes kendi yüreğini dinamitliyor. o yüzden mi susmuşum.

konuşmuşum; ne geçmiş ki elime. konuşmuşum konuşmuşum spartaküs olmuşum. dinlemişsin o zaman. ama neden bendeki bu yorgunluk. hiç dinlenmiş gibi değilim. haa dinlenmişimdir: bunca badireden dinsiz çıkmışken bu badireden sonra bir din edinmişimdir. aşkım dinim olmuştur.

artık putlar yorgun düşsün dinlenmeye gidiyorum.

yurdum yoktu biliyorsun. bedeninde yaşıyordum. bir yılandım; alan parsons project’in o kaset kapağında; kuyruğum ağzımdaydı. çıkarsaydım, bir yılan ıslığıyla anlatırdım her şeyi. hiç ağzımı açmadım. sustum: ağzımda bir amele kahvesinin sabah sabahki tadı. amele kahvesinde saat sabahın beşi; buğulu camların aynaların ardında fokurdayan çaydanlık; önünde kürt böreği herkes bana bakıyor. bense demleniyorum. dinleniyorum evet; bir amele kahvesinde günün ilk çayı gibi. sustuğum yerde dinleniyorum. ağaçlar kuşlar itler ve kelebekler dinliyor beni. çay karıştırıyor o suskun ameleler. demek istiyorlar ki; “günaydın arkadaşlar, hepimize günaydın”. sabahın köründe çay bardaklarının o dost şıngırtısında, bir günaydıncık olur; sessiz bir günaydın ya günaydın tomurcuğu. dünya alkışlanıyor amele kahvesinde; o dost şıngırtılarla. bir “yürekalkışıyım”. içimde bir kahve var; bir amele kahvesi. içimde günaydıncık. dinleniyorum işte.

dinleniyor telefonlar. alo; benim, merhaba. kendimi arıyorum. kurabiye kokusundan ve teyzemin bluzundan yapılmış olan ben’i; kendimi arıyorum. bir çöplükte parıldayan çatlak bir cep aynasıydım; kayboldum. yıkıntılar altında kendimi arıyorum; köpek gibi koklayarak bıraktığım izleri.

o köşede çörekotu kokusu. dönüyorum o köşeyi; kapınıza geliyorum; çünkü susam kokuyor.
olric ve ben işte orda karamela satıyoruz. reklamlara çıkıyoruz. –piti piti- elimizde karamela sepeti. ne yapsaydık yani. umuma açık yerlerde oturup ağlasa mıydık. “rezalet mister fix” diye bağırırdı o zaman o kambur cüce. yine de rezaletti; elimizde kalıyordu bütün karamelalar. karamela ticareti kurtarmıyor bir aşkı. oturup ağlıyoruz umumun ortasına. umum da ağlıyor. o zaman olric çaykaşığı dağıtıyor umuma – karamelalar sebil. bir cenaze var sanıyorlar. ama kimse sormuyor olric’in neden helva değil de karamela dağıttığını. ve kimseler bilmiyor ispanya içsavaşını; o kanlı düğünü. kimseler bilmiyor carmen mi carmela mı.

carmela ay carmela. kapınıza geliyorum rezil olmaya. kapınıza geliyor kendimi arıyorum. doğrusu hoş bulmuyorum kendimi. istiyorum unutmak. bana beni hatırlatıyor her şey – sen bile.

kendimi arıyorum. alo; benim, merhaba. nasıl mıyım; -ben nerden bileyim-. kendi suratıma kapıyorum telefonları. karşılıklı asılmış iki ayna gibiyiz; ben kendimi kendime de soramam. en iyisi ruhi bey’e sorayım:

-iyisiniz, iyisiniz.

iyiyim şimdi çok iyiyim; eh işte çok şükür allaha gibi bir şey oldum.
sen nasılsın. iyi iyi allah iyilik versin gibi bir şey oldum. herkes bir esnaf tevekkülü sayıyor yüzümdeki ifadeyi. aslını sorarsan ağladım, çok ağladım. ondan böyle yüzümde eğik bir gülümseyiş kaldı: -tıpkı soysal ekinci’ninki gibi- sen fasiyel paralizi say bunu. balkondan oyuncağını düşüren o çocuğu anımsa; beyaz entarisinden memnun kadını. hani tükrüklerimizi içmiştik de yutkuna yutkuna çocukluklarımıza kadar gitmiştik; -aramaya belki hayatımızdaki o arızayı-; bir televizyon tamircisinin yanmış bir direnci değiştirip iki lehim atmasından sonra televizyonda “günaydın babil” filminin başlaması gibi olmuştuk. kasap dükkanlarında uçuşan sinekler ve dükkan kapılarında boncuklardan dizilmiş sineklikler vardı; çocukluğumdu bu benim. fırıncı yumurta sürüyordu ramazan pidelerinin üstüne, sonra susam ve çörekotu serpiyordu; çocukluğumun fırıncısıydı bu, onu göstermiştim sana. sen üzgün çocuklar çetesinin elebaşısı; hastane asansörüyle bir aşağı bir yukarı çıkıyordun iş olsun diye.

o asansör hep gerekecek; çocukluklarımıza inip çıkabilmek için. bir yangın merdiveni kullanıyorsun son günlerde. kendi çocukluğun yerine mızık mızık benim çocukluğuma iniyorsun o merdivenle. bir yumurtalı pide alıp yukarı çıkıyorsun. afiyet.

afiyet ay carmela. kapınıza geliyorum rezil olmaya. çünkü susam kokuyor. susam ve çörekotu. babil’den bu tarafa bir şarap kokusuydum. ne güzel aşktı ama. o aşktan artakalan buruk şarap kokusu. babil’de bağbozumu. yıkıktır şimdi babil; o aşkı selamlayın. günaydın sana babil ve aşkımız günaydın.

tekrar tekrar günaydın. güvercinler günaydın; beyaz şapkalı kadın, gıravatlı ihtiyar ve trenler günaydın. kendime bir elveda. ve yeniden merhaba. “sevenin başkadır sevdiğin başka”. aşkadır kalkan bütün trenler. geçmişe ve geleceğe tüm yolculuklar. istasyonlar, şimdi’dir. o asansör gibi tıpkı bütün trenler; hastane asansörü. her kat bir istasyondur. kapısına faytonların dizildiği bir kasaba istasyonu aşkımızın dekoru. ve bir çeşme dekorda; kumruların su içtiği bir istasyon çeşmesi.

bulgur veriyorum kumrulara carmela. senden aldığım öpücükleri sanki utangaç kumrulara. çay tabağında bulgur; tık tık tıngırdıyor çay tabağı, gagaları vurdukça kumruların. o amele kahvesinde şıngırdayan bardaklar. seni öyle ezberledim; tık tık tık. anneannemin çalar saatindeki tavuk figürü gibi; her saniye başını indirip kaldıran; yemlenen o tavuk gibi öpücükler almışım ben senden ay carmela. bir çalar saatmişsin. bozulmuşsun. durmuşsun. saat dörde beş varmış. işte orda durmuşsun. ondokuz kasım’mış evet, unutur muyum; kalakalmıştım öyle. tavuk da kalakalmış; son saniye kursağında; saat dörde beş kala.

dörde beş kalakalan köstekli saatimi istasyon saatine bakarak ayarladım. öyle çok ayarladım öyle çok ayarladım bir ihtiyar oldum sanki birdenbire ihtiyar.

istasyonda bir ihtiyar, ağlar ay carmela diye; elinde bir beyaz mendil sallar ay carmela diye. bir ayrılık mektubudur, açar ay carmela diye; okur sonra buruşturur yakar ay carmela diye. incecikten bir kar yağar, tozar ay carmela diye; tozutur o ihtiyar da gezer ay carmela diye. o beyaz kasımpatılar, solar ay carmela diye; aşkına bir kefen olur, sarar ay carmela diye. göğe bakma durağında, iner ay carmela diye; köpek gibi uzaklara bakar ay carmela diye.

köpek gibi uzaklara bakıyorum carmela. babil’i görüyorum. asma bahçelerini. günaydın diyorum; günaydın sana babil. günaydın ay carmela.

(aşkım dinimdir a. nesin) – (yurdum yok, bedeninde yaşıyorum – y. ritsos) – olric’le birlikte karamela satacağız – o. atay) – (ay carmela: ispanya içsavaşında cumhuriyetçilerin marşı) – (ay carmela – j. s. sinistera) – (kanlı düğün, carmen – f. g. lorca) – (ben ruhi bey nasılım, kim bakardı uzağa köpekleri saymazsam – e. cansever) – (yürekalkışı, aşkınızdan artakalan yaralı hayvan – m. çetin) – (sevenim başka sevdiğim başka – ezginin günlüğü) – (incecikten bir kar yağar – karacaoğlan) – (göğe bakma durağı – tu. uyar) – (günaydın babil – taviani kardeşler) – (ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil – c. süreya) – (dekor – kostüm: veli kahraman) – (reji asistanı: mahmud kurdoğlu) – (çevre düzeni: “görüşürüz yoncacığım”) – (sponsor: tavariş) – (sesleri alan: yorgo ilyadis) – (sesleri veren: yücelay sal) – (odayı veremeyen: hüsam küçük)

şiiri dinlemek için:

günaydın ay carmela / sesli

https://www.youtube.com/watch?v=_QttZ9vOELY