ihtiyar göçmen kadınların çiçek yanığı yüzleriyle hep köylerini özledikleri göçmenliğin çatlattığı sesleriyle kuranlar okuyup uzun uzun üfledikleri avuntusuz kaldıkları anılarla kaldıkları anısız kalmamak için daha da sağır oldukları sağır çocuklar doğurdukları türküsüz kaldıkları sarılıp uzun uzun koklamak için hemşeri aradıkları düşlerinde hep peygamber gördükleri hep hızıraleyhselam bahçelerinde üç bacaklı şeytanların dolaştığı kapılarına dilenci suretinde peygamberlerin geldiği sürgün topraklardan üzgün kadınlardan geliyorum
işi gücü sevmekti o kadınların sevilmekten geliyorum
değil sıpaların oğlakların kuşçukların bir taş yavrusunun bir yıldız yavrusunun sevincini biliyorum yoksulların sevincini kahreden sevincini cezaevi kapılarında bekleyen babalardan öğrendim
– simit ve çay
çay içer ve suskun suskun otururdu babalar
gülümsedikleri zaman görürdük dişlerinin arasına sıkışmış susamları
oydu işte “gülüşlerin sıcak simitlerinden dökülen susam”*
atlardık minibüse haziran’a giderdik
bir adam oturur gitar çalardı
üzgün şarkılar söylerdi mississippi’ye
biz öyle oturur balık tutardık
elbette üzgündü elbette zenci
oturur bir adam gitar çalardı
neşelendirmek için mississippi’yi
kalkar balıklara giderdik
sarsılırdı minibüs
sallanır ya kadınların küpeleri böyle sarsıntılarla
ama onlar duymaz küpelerinin sallandığını
bir ülke ki duymaz sallanır evlatları darağacında
sarsılır hayat
bir ülke ki duymaz
sallanır kulaklarında küpeler gibi erdal eren’ler
oturmuş bir adam elbette zenci oturmuş bir adam elbette üzgün
oturmuş bir adam gitar çalıyor devriliyor kütükler mississippi’de
kereste kokuyor istasyonlar evler barlar salonlar her taraf kereste kokuyor whitman’ın marangozları bunlar keskin kereste kokularının içinden geliyorum kereste kokan istasyonlardan çan çan çan çalıyor kampana zıkkımın kökünü içip de geliyorum boş şişeleri diziyor raflara meyhaneci çın çın çın her hece bir likör kadehidir heceleri çınlatmaktan geliyorum puşkin’in sürgüne gittiği yollardan sonsuz bozkır ve üzgün atların çıngırakları çın çın çın bir ambulans dolaşıyor yıldızların arasın-daaa diiii
bir çingeneler bir de çamaşır yıkayan kadınlar gıdıklıyor ırmağı
biz oturmuş balık tutuyoruz karamsar
çantalarımızda balık konservesi var
bir adam oturmuş gitar çalıyor oturmuş bir adam balık tutuyor
balık tutar gibi gitar çalıyor
balıksız bir ırmağa sarkıtmış oltasını
bütün kadınlarım diyor şarkı
karam
sarım
kumralım
hele sen karamsarım
karamsarım karamsarsın karamsar akar ırmak
karamsayarak akar
kara ve sarı akar
sarı ve kara bir şarkı
blues değil artık bu
telleri kopmuş gitarlar gibi duru ırmaklar yakışmaz coğrafyaya upuzun bir mezardır bütün ırmaklar ya kedilerin bıyıkları dökülebilir kurur ve düşer çükleri karpuzların ki bir karpuz sımsıkı sarılmış bir kadın ve bir erkekten ibarettir bilinmez çocuklar çıkar karpuzların içinden böyle kartpostallar gelir diyarbakır’dan kutlar bayramınızı vedat aydın’dır gelen öper gözlerinizden kayıpların gözbebekleri karpuz çekirdekleri açın zarflarınızı karpuz çekirdekleri göreceksiniz karpuzlar kırmızıdır diyarbakır kesinlikle kırmızı kan sızmıştır toprağa karpuzlar çok kırmızı ve bu yüzden kesmece kan çıkmazsa para yok karpuzlar çok kırmızı
bu sefer ölür yatırlar gerçekten ölür bu sefer
bir dereceğin çağlayan yaptığı yerlerdir onların türbeleri
bir sabah bulunur tütsü ve keskin karanfil kokan cesetleri
mum yakmak çaput bağlamak dilek tutmak yasaklanmıştır artık
yatırlar ki anımsandıkça yaşar ölür telli baba da
ırmaklar konuşmazsa çağlayanlar uçuruma dönüşür
kan kaybeder bir yatır ölüler unutulur
bir ambulans dolaşır yıldızların arasında
dikkat
kan aranıyor
çağlayanların uçuruma dönüştüğü yerlerden geliyorum
sevginin tüm sınırlarını yitirdiği yerlerden
deliniyor bir un çuvalı
insanların boş delik çuvallar gibi kaldıkları sevgisiz kaldıkları yenildikleri köpekler gibi sustukları çok uzun sustukları kefenleriyle bir çığlığı yamadıkları yenilgi günlerinden geliyorum kahretsin
köylüler ki hileli terazilerle tarttıkları mallardan artanları sebil ederler akşam pazarlarında mutlulukların sebil edildiği yağmalandığı akşam pazarlarında acıya bedel öderdik mutluluğun posası kalırdı halkımıza tek çıkar yol onursuzluk ülke bir panayır bir kasaba pazarı
mezarlıkta şenlik var şeytanlar öpüyor tüm kadınları ıslık çalarak geçiyoruz mezarlıklardan ıslık çalarak geçiyoruz dali’nin resimlerinden salvador dali’yi cennete atıyorlar zebani hep bir ağızdan öneriyoruz cehenneme salvador allende’yi kalem gibi tutuyor son resminde allende tüfeğini gıravatlı şövalye ceketli garibaldi motorlu spartaküs el pueblo unido jamas sera vencido ne korkunç bir silahtır felaket bir silahtır halkı esinlendirmek şili ki bir çığlıktır köpeklerin çok uzun sustuğu ve tehlikeli bir havlayış biriktirdiği bir sözü çığlık kılan uzun suskunluk
emzirin bir çığlığı ve ağlayın analar başka ne gelir elden dünyanın kanayan dizleri şili yaksın gözyaşlarınız dünyanın canını kapanıp ağlayın o kanayan dizlere sonsuza kadar ölmüştür o çocuklar bulunur cesetleri bir çöplük olan ay’da dünyanın uydusunda ağlayın başlarında çaput bağlayın yörüngelere mum yakın dilek tutun ağlayın analar sonsuza kadar dolaşırsa bir ambulans dolaşsın yıldızların arasında dolaşıyor ağlayın göğe bakıp ağlayın ay çıkınca ağlayın dikkat dikkat ağlayın çok dikkatli ağlayın
dikkat
kan aranıyor
* y. ritsos
…
şiiri dinlemek için:
